SEÇTİKLERİMİZ
Sevindirici bir başarıyla 25. yılına ulaşan Film Şenliği’nde, doğal olarak
çok film vardı; gücümüzün yeteceklerini seçmeye çalıştık. İlkin, Fernando
Solanos’ın “Adsızların Saygınlığı”na gittik; geçen yılki “Yağma Anıları”nın
bıraktığı yerden başladı film; halkın yiğit direnişiyle soyguncular koltuktan
düşürülmüş; eldekilerin en dürüstü işbaşına gelmiş; ABD, İMF kapıdışarı edilmiş;
ama yeni, herkese aş, iş, ev, hekim sağlayacak düzen henüz kurulamamış. Film,
kayıtlarda adı sana bulunmayan, insan yerine konmayan yiğit varlıkların yaşama
savaşını anlattı: bin bir olanaksızlık içinde kurulan aşevleri, yokluğa karşın
kızları oğlanları eğitmeye çabalayan masal kahramanı, topraklarını, bütün
ülkenin besinini kurtarabilmek için hâlâ yürürlükte tutulmaya çalışılan eski
yasalarla dişe diş boğuşan çiftçi kadınlar. Sevgili Korkut Boratav’ın bu
gazetede dile getirdiği gibi, “uluslararası kıskacı kırmak o kadar kolay değil”!
Yazgıları, hepimizinki.
İkinci f ilmimiz, Ermanno Olmi, Abbas Kiarostami ve Ken Loach’un birer
bölümünü çektikleri, ama iç içe kurgulanmış “Biletler Lütfen”’di; Roma’ya giden
trenden Orta Avrupa insan görünümleri. Gerek öyküler, gerek anlatım, gerek
oyuncular, kısacası her şey yerli yerinde; gerçek bir görsel şölen, hem de
günümüzün bütün sorunlarını yalansız dolansız işleyen. Ne yazık ki filmin
sonunda yeterince alkışlayamadık, herkesin acelesi vardı!
Sonra, öteden beri güvendiğimiz bir ustayı, Bertrand Tavernier’yi seçmiştik:
"Kutsal Lola”. Tavernier ailesinin yazıp çektiği film günümüzün acı sorunlarından
birini ele almış: bitip tükenmeyen savaşlarla öksüz ve yetim bırakılmış
milyonlarca Güneydoğu Asyalı kız ve oğlanların birini evlat edinmeye gelmiş
Fransızlar. Ama ne yazık ki film bu çocukların neden öksüz yetim kaldıklarını
soramadığı gibi, onları alıp süs bitkisi ya da köpeği gibi Avrupa’ya taşıyan
görece tuzu kuru beyazların yanında, evlerinde nasıl yaşadıklarını, nasıl birer
birey olabildiklerini, büyürken hangi sorunlarla karşılaştıklarını ele alamadı.
Daha kendine bile bakamayan, en küçük güçlükle zırıl zırıl ağlayan, bir yavruyu
kucağına almayı, ağlarken susturmayı bile beceremeyen cicili bicili bir kadının,
talihsizler ordusundan bilmem kaç dolara kopardığı sevimli, şaşkın Lola’nın
Fransa’daki yazgısı konusunda bir şey söylenmesi de, geleceğinin pek parlak
olamayacağını kestirmek hiç zor değil elbet: kendi has be has Fransız gençlerine
yer, yurt, iş bulamayan o bozuk düzen, ne verebilir zavallı Lola’ya?
Sonra Phil Gabsky’nin “Mozart’ın İzinde”sine gittik, ve gerçekten çok mutlu
olduk. Yönetmen, çoğu kez yorumlayanların ağzından, hem de ele aldıkları yapıt
üzerinde uygulamalı açıklamalarla, yaşamöykücülerle hem Mozart’ın yaşamını
özetledi; hem her yapıtın hangi özel koşullarda doğduğunu belgeledi. Tadına
doyulmaz bir yapıttı.
Son olarak da, adı hepimizin yakından tanıdığı Vittorio de Sica’yı
çağrıştıran başka bir yeni gerçekçiden, Vittorio de Seta’dan yedi kısa belgeseli
bir araya getiren filmi gördük.
Halkın günlük yaşamını, çeşitli alanlardaki savaşını anlatan belgeseller,
niteliklerine son derece uygundular; yerel halkla, balıkçılarla, kükürt
madeninde çalışanlarla, yanardağ adalarında her an kendilerini yutabilecek
kızgın kor ırmaklarının dibinde yaşamaya çift sürmeye, okula gitmeye, evlenip
eğlenmeye yiğitçe devam eden alçakgönüllü insan kardeşlerimizle, çok yerinde bir
tanımlamayla deniz çiftçisi adı verilmiş deniz insanlarıyla, Sicilya’nın çorak
toprağından altın sarısı başaklar elde etmeyi başaran gerçek kahramanlarla
çekilmiştiler.
Ve o güzelim onurlu saygın soylu insan kardeşlerimiz, acılı ya da sevinçli,
tehlikeli ya da eğlenceli her olayda, kadınlı erkekli, topluca ya da tek
inanılmaz şarkılar söylüyorlardı. Sinema sanatı işte bunu anlatmalı,
sürdürmeliydi; ama ne yazık ki 1950’lerde umut kaynağı sayılan o yaşama sevinci,
özellikle 80’den, hele 89’da sanal Berlin Duvarı’nın çöküşünden sonra, yerini
şimdiki rezilliklere bıraktı: eh bu da kaçınılmazdı elbet, çünkü üretim ve
tüketimimiz, dolayısıyla bütün yaşamımız vebaya tutuldu.
Bakalım bu dünyasal kıyımdan dönmeyi başarabilecek miyiz?
Cumhuriyet, 13.04.2006
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder