Yeniden Köy Enstitüleri Derneği 2010 Mustafa Necati Öğretmenler Günü Ödülü’nü sevgili Mehmet Başaran’a vermiş; 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde, Ustamıza , Prof. Dr. Kemâl Kocabaş’ın emekleriyle, bir de Armağan Kitap hazırlamışlar; Çankaya Belediyesi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Sezgin’in katkılarıyla basılmış.
Kitapta Ustamızın şiirlerinden örnekler, ailesinin, dostlarının tanıklıkları, incelemecilerin değerlendirmeleri var. Ayrıca, İsmail Avcı’nın güzel karakalem resimleri ve fotoğraflarla bezenmiş; alana da armağan olacak bir kitap.
Kitaptan, yukarıdaki başlığı taşıyan, Mehmet Başaran’ın kendi yazısını paylaşalım şimdi.
“Bak işte bu güzel. Hep buradan bakmalı dünyaya. Taş ikiyüzlülüğü, içinden pazarlıklılığı tanımamış olduğu için taş. Belki dili de vardır, bir şeyler söylüyordur anlayana. Ya şu koca çama ne demeli? Tepenin üstünde alçakgönüllü bir anıt. Dayanıklı bir gövde, çevreye kattığı görünmez özsü; yalnızlığı güzelleştirici…Biraz yer altı, gizemli. Sonsuza açık. Belki de bu yüzden sevmiş Türkmenler onu; kendi iç duygularından bir şeyler bulmuşlar onda. Baharda, güzde, kışta hep gömgök kalışına özenmişler…Gençliği, tazeliği sormuşlar altında. Dibinden bakınca bir başka görünmüş gözlerine dünya: Gelinçamı demişler ona…Uğurlu saymışlar insanı insana kavuşturmada. Yeni evine gitmeden önce çevresini dönerse gelin, doğru yerden başlıyor sayılmış evliliğe.
Hani buradan, Gelinçamı’nın bulunduğu tepeden dünyaya bakmak, arınmak bir bakıma tüm kirlerden. Marda Dağı’yla kucaklaşmak; Ege Denizi’nin yaz güzelliği, söylence büyüsüyle çimmek; Edremit Ovası’nın yamaçları kaplayan zeytin ormanının bilgeliğiyle aydınlanmak…
‘Hayrola emekli öğretmen! Çok derinlere daldın galiba? Derinlikler güzeldir de boğulmamak koşuluyla…Geçmişleri mi anımsadın?’
Eşim sesleniyordu. Kırmızı tosbağanın (Wolksvagen arabanın) yanından. Dingin yüzünde, değişik bir gelin ayrılığı. Üstün sürücü olduğunu göstermek istiyordu bana. O önermişti Göre başına çıkmayı. Deniz’le Filiz İstanbul’da kalmıştı. Öyle, balayına çıkarmış gibi vuruvermiştik yollara. Topçular’dan araba vapuruyla Yalova… Bursa…Balıkesir…Direksiyon başında yeni bir insan olmuştu Hâtun, dikkatli, sabırlı… Bütünleşmişti arabasıyla. Yolların tadını çıkarıyordu, hele bomboşken…Subaşlarında dura dura gelmiştik.
‘Nasıl dalmam gelin hanım? Elli yıl önceye döndü yüreğim, yirmi üç yaşımın coşkusu damarlarımda. Havran gelini değil misin sen?...Hem öyle emekli öğretmen filen deyip kılçık atma. Burası zeytin ülkesi. Benim de dersliğim. Şapçı’dan Narlı’ya, her karışında izim var… Kaz Dağı, Mardalar. Şap Dağı beni tanır. Sekiz Eylül Okulu, Gazi Okulu öğretmeni, koskoca gezici baş öğretmeni unuttun mu?’
Sesli sesli güldü. Kahverengi gözlerinde ilk tanıştığımız günlerden kıvılcımlar:
‘ Nasıl unuturum emekli öğretmen! Ne geldiyse başımıza…Güre’de, Hasan Kudar’ın evinde arama geçirir; gece evden çağrılıp ortaokulda Bakanlık müfettişlerince sorgulanır, ikide bir ayağı ipe dolaşır, ardından sivil polis Abdullah…Ta Kırklareli’nde gizli örgüt kurar, evimiz basılır…Meşin ceketli müfettiş…Tevfik İleri…’
‘ Tamam tamam haklısın. Bak burası Gelinçamı. Ovaya, dağlara, denize baktın mı, geçmişin tüm kirleri, pislikleri akıp gidiyor üstünden. Yeni bir başlangıç için gelmedik mi buraya? Tüm yöre halkının yaşamında etkili bu anıt ağaç. Şimdiye değin, binlerce gelin mutluluk umutlarıyla, sevdiğine kavuşma sevinciyle dolanmış çevresini…’
Koluna girdim:
‘ Gel biz de dolanalım çevresini, gökkuşağının altından geçmiş gibi yeğnileşelim, arınalım… Her gün yeni bir gündür deyip…’
Birbirimize yaslanarak Gelinçamı’nın çevresini dolandık. Önce Madralar, Şap Dağı,Zeybek, göz alabildiğine ova…Aşağılarda yalbırdayan Edremit Körfezi; sonra Çamlıhan’ın oralardan başlayıp Babadağı’na doğru Kazdağı…Söylencedeki gibi ta tepeden elini uzatıp sevgiyle saçınızı okşayan Sarıkız…Gizemli, mor yarıntılar, çam ormanları…
‘ Haklıymış yöre halkı’, diyor Hâtun, incecik bir esintiyle kımıldanan saçlarını düzelterek: Doğayla, bin pınarlı İda’yla kucaklaşmış gibi duyumsuyorsun kendini.’
Çam kokan, kekik kokan havayı derin derin soluyarak yere çöküyoruz.
‘ Ben biraz Çoban Paris’im şimdi canım, sen biraz Oirone… Dilersen.’
Gözleri kıvılcımlandı; canımı acıtırcasına çekerek:
‘ İstersem mi? Ceylanköy’deki mısır tarlasında yuvarlandığımız gibi mi? Avucunu yala…Hemen İda Dağı’nın koca hovardası Seus’un havasına girdin değil mi? Kendine gel babalık! Oinone’nin başına gelenleri biliyoruz. Giderek, bir Helena düşü mü kurmaya başlıyorsun? Pat diye gökten üç Tanrıca inecek, önünde soyunup: ‘En güzelimizi seç’ diyecekler sana öyle mi?’
7 Yok canım, nerde bizde o talih! Öyle aklıma geliverdi işte. Seni biraz ağaç perisine benzettim de… Yoksa ne sen Oinone’sin, ne ben Çoban Paris. Şunca yıl Olimpos’takileri kızdırdığımıza, öğretmenliğimiz süresince vurgunlar yediğimize göre, Prometheus’un torunları sayılabiliriz belki biraz. Taşlara çivilenmedikse de,kuşatılmış Troya gibi geçti hep ömrümüz. Boyuna üstümüze geldi birileri atları itleriyle…’
Gözlerindeki kıvılcımlar söndü. Yüzü gölgelendi. Susup kaldı öyle.
Ne zaman ağarmaya başlamıştı acaba saçları?...Filiz’in, on üç yaşındayken, yedi saat süren açık kalp ameliyatı sırasında mı? Yoksa üniversite olayları sırasında Deniz’in eve dönmediği gece mi? Ya alnında derinleşen çizgiler!...Kuşatıldığımız Troya’da canımızı, terlediğimiz günleri mi yaşıyordu yeniden?...
‘ Hadi, hadi cancağızım, boşver geçmişlere. Dön gittiğin yerlerden. Geride kaldı dumanlı yıllar…Sürgünler, kıyımlar…Çoktan tarihin çöplüğünü boyladı üstümüze üstümüze gelenler… Ne Reşat Şemsettin kaldı, ne sorgucular; ne balgam yüzlü ıslahatçı yöneticiler, ne meşin ceketli müfettişler…Duydun mu muhbir Cemil de, Koca Seyit’in köyünde okul yaptırmayan Cevdet de ölmüş…Ama biz, şunca yıl hizmetten sonra, alnımızın akıyla Gelinçam’ndayız. Gençlerin içlerinin rüzgârlandığı yerde…Söylenceler anası Kazdağı’nın dizi dibinde birer söylenceyiz işte…’
‘ Yaşa emekli öğretmen! Yüreğimi hafiflettin…’
Başını omzuma yasladı bir süre, sonra kalktık.
Biraz Troyalı, biraz Kazdağlıydık. Serçeler cıvıldaşıyordu önümüzdeki zeytin ağacında. Hem ağaçtık, hem kuşlar. Sütüven’e, Çörtükalan’a, Çınarlı Han’a gidecektik daha. Yıllar önce, Beypınar’a çadır kurarak, Ali Alkışlar’la geçirdiğimiz o coşkulu on beş günü yaşayacaktık yeniden. Gece üstlerinden görünmez ırmaklar geçiyormuş gibi uğuldayan çamlar…Cızlakgedik, Kırlangıçalanı, Elifkaçıran, Yedikardeşler, Çeyizdere, Pazareyrek. Yaz sabahı titreyerek yüzümüzü yıkadığımız Böceklisuyu…Uzunoluk, Yanıkalan…Tahtacıların çocuklarıyla bağrış çağrış saklambaç, kovalamaca, Gönül, Filiz, Deniz, Güneş…Ali Alkış’la yamacı dizleye dizleye Sarıkız’a çıkış…Gözlerinde yıldızlar uçuşan iki güzel kadın, Hâtun’la Fikriye Akış …Çoban ateşi başında Zeus’u kıskandıran geceler…
Deniz’le Filiz’in güvem, böğürtlen, kuşburnu topladıkları yerde duruyoruz. Ova, körfez olanca görkemiyle ayağımızın altında. Baktıkça gözleri, yüreği kamaşıyor insanın.Zeytin arasından yaya, köy okullarına gittiğim yılların suskunluğunda. Öğretmen okullarının, köy odalarının yalnızlığı, hüznü yalayıp geçiyor içimi.
Çocuklar gibi ellerini çırparak konuşuyor Hâtun:
‘ Saydım, tam yirmi sekiz çeşme geçtik buraya kadar yolda. Her yan su, buz gibi bir su arkadaş. Ordan ordan, pırıl pırıl gözlerle bize bakıyor bol pınarlı İda…Kızlar da yanımızda olsaydı keşke…Hem çeşmeyiz sanki, hem de uyanan çeşme başında. Köylü delikanlı, ya da çoban, çeşme başında uyuyakalır hani. Ak sakallı Pîr, bir güzel gösterir ona düşünde…Uyandığında başka bir insandır gayri. Yüreğinde bir ateş, düşünde gördüğü güzeli arayacaktır her yanda…O çoban gibiyiz biz de. Özlediğimizi aradık yıllarca…Bir güzel değildi de, toplumca ulaşılacak güzel günlerdi bizimki…’
‘ Kırk çeşit engel çıktıysa da karşımıza, o günlerin uzu göründü mü bari?...’
Derin derin içini çekti:
‘ Nerdeeee! Yola çıktığımız yerden çok gerilere düştük, çok kan yitirdik, can yitirdik. Ama Sisiphos gibi sırtımızda yükle, boyuna tırmanmayı sürdürdük. Geldiğimiz yerden baktığımda, Kaynarca Köyü İlkokulu’nun öğrencilerini görüyorum. Sekiz Eylül, Gazi İlkokullarının papatya tarlası gibi öğrencilerini. Saygı gibi, Hayati gibi, Emine gibi hâlâ kalkıp elimi öpmeye gelenler var…Sonra Ahmet Rasim İlkokulu, Tuzla Ortaokulu, Pendik, Erenköy Liseleri… Pek çok geceler düşümde, dersliğimdeyim hâlâ…
‘ Sağol canım öğretmenim’diyorum sarılarak. Benim özlediğim sendin. Ara keşişler, haramiler girdi, ama kavuştuk. Gelinçamı bile beğendi seni.
‘ Ya sen, sen ne görüyorsun ardına baktığında?’
‘ Cancağızım, mavi Toroslar, Akdeniz…Antalya-Manavgat yolu üzerinde Aksu Köy Enstitüsü…Yıldızların parladığı anlar…Baraka dersliklerde köy çocuklarının yaşamı güzelleştiren imeceleri. Portakal, limon çiçeği kokan hava…Yazıcı Salih, Öğretmen Hamdi Esmer, Doktor Bedia. Islığında tüm kırları, aydınlıkları, sevgileri yükleyen Halil Öztürk…O ıslığa karışan palmiyeler altındaki havuzun fıskiyesi…Su sesi…Hep ilk aşktır orada zaman…Sonra karabasan gibi bir tünelden geçiş, sana, zeytin ülkesine kavuşma…Hasan Kudar, Mahmut, Refik, Hızı. Asaf öğretmenler…Taşı tuğlası elimden geçen Büyüksapçı, Hallaçlar okulları…
Kimliğim mi Türkiye dedim
Doğumum mu 17 Nisan
Sorun beni Bedreddin’den Yunus’tan
Karacaoğlan emmimdir
Dedem Pir Sultan
Yolum Tonguç’un yolu
İki gazel kızım, bir de sen…Utansın sorgucular…
Kartal, Göztepe Ortaokulları, Ellinci Yıl Tahran Lisesi…Aşktır öğretmenlik…Bir yanım TÖS’ün etkinliklerinde, bir yanım boykotta…Her gece düşlerimde hâlâ duruyoruz öğrencilerim…
Kulaklarımda uzak bir se: ‘ Çocukluğun ve gençliğin saflığını, temiz yürekliliğini ölünceye kadar korumaya çalışacaksın...Güler yüzlü, tatlı dilli öğretmen diye anılmalısın…Öğrencilerine kendini herkesten çok sevdirmelisin…Başın sevgilerden örülmüş bir taçla süslü olarak yaşamalı ve ölmelisin…’ diyor. Başarabildik mi?
Ne dersin güzelim, boşuna çiğnemedik dünyayı değil mi?”
İnsan sevdiğine, doğaya, kurda kuşa, ağaca çiçeğe duyduğu içten sevgiyi bundan daha iyi anlatabilir mi? Hem de yıllarca süren amansız, acımasız ezme, yok etme girişimlerine karşın.
Hem fotoğraflar, hem İsmail Avcı’nın resimleri yansıtıyor ama çekilen acıların izlerini; gerçekten soylu bir köy bilgesi Mehmet Başaran.
Alnının akıyla kazandığı bütün ödülleri de, bu armağan kitabı da dolu dolu hak eden.
Sözümüzü onun bir şiiriyle bağlayalım.
ÇIKMIŞ YÜCESİNE ZAMANIN
Çıkmış yücesine zamanın / Kavruk Ömer / Kavruk Ömer’in göğsünde / Toprağın yüreği / Alnında evlek evlek çizgiler / Büyür elleri ayakları düşlerle / Büyür sabrı / Üvey ana değildir zaman der / Düşünür umutla sevgiyle / Geçen yılları / Ak okullar ışır tepelerde / Yüreğinde küçük öğrencilerin / Yeni gökler boyar taptaze mavilerle / Sürülmüş tarlalar genişler / Ömürsüzdür masal hayvanı / Güç anlaşılır büyük ve iyi işler / Bir halk şafağında / Büyür çağlara doğru
Tohumlar bir daha bir daha / Gücünü katar toprağa / Pencereleri fesleğenli / Ak evlere dolar güneş / Bir mutluluğa erer köyler.
Berfin, 1 Haziran 2011,s.160
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder