6 Ocak 2013 Pazar

ÜÇ USTA

ÜÇ USTA


            Demokritos  bu ara bize çok cömert davrandı, art arda üç yaşama sanatı ustasıyla tanıştırdı.
            Ustaların ilkini Bakırköy Devlet Hastanesi’nde tanıdık; Sevil’in ilaçları için raporu yenilemeye gittiğimizde, hekimi beklerken, elinde alet çantası dolaşan biri dikkatimi çekmişti; bir ara koluma yapıştı, “ben seni tanıyorum, ama nerden?”diye sordu; ben şaşkın bakarken ekledi: “Ulusal Kanal’da program yaptın mı?” Evet, deyince, çekip bir köşeye oturttu, yanımıza çöktü, başladı anlatmaya.
            Adı Hasan Kelemci;  orada aklınıza ne gelirse yapıyormuş, su, elektrik, bahçe, çiçek. Daha kurulduğu zaman TİP’ne üye olmuş; olmuş, hemen başı derde girmiş elbet. Savunmanları arasında bir ara bütün ilericileri savunan sevgili Gülçin Çaylıgil de var. Buna bağlı olarak, aklınıza kim gelirse tanıyor, biliyor; İlhan Selçuk’un yazılarını, kitaplarını okumuş elbet; dahası, “Yüzbaşı Selahattin”den örnekler veriyor yanına yöresine. Zaten şiirsel bir dille konuşuyor, ayrıca birçok şiiri ezbere biliyor, konuşmasına katıyor. Öylesine bir ışık kaynağı ki, Sevil’in hekimi onun çalıştığı bölümün başı; ona sevgisi, saygısı büyük: çalışma masasının arkasındaki bellek tahtasına düzenli olarak sevdiği şiirleri, dörtlükleri yazıyormuş; yeterince durduğuna inanınca, yerlerine yenilerini.
            Sevil’le ağzımız bir karış açık, sevinç ve şaşkınlık içinde dinliyoruz; bir ara soruyor Sevil: “Hasan Bey,nereden biliyorsunuz bütün bunları?” Duraksama yok, yanıt ânında geliyor: “Ta Orta Asya’dan, Şaman atalarımdan!”
            Kuşkusuz öyle; bir ara, Mustafa Kemâl’den söz ediyoruz elbet; “Aleviler olmasa, Kurtuluş Savaşı zor başlar, belki kazanılamazdı” diyorum; Hasancım  da hemen Atatürk’ün Hacı Bayram’a gelişini, sevgiyle karşılanmasını, eldeki birikimin inançla verilişini anımsatıyor.
            Evet, Şaman bilgeliğini alnının akıyla sürdürüyor Hasan Kelemci.
*
            Onunla tanıştığım hafta, geçen yıl gözlerimden aldırdığım perdenin denetimi için Göz Hastaneleri’nden birine gittim; incelemelerden sonra, bana bakan hekimin çalışma arkadaşlarıyla öğle yemeğine çıktık; sağdan soldan, çocuklarından , eğitimlerinden söz ettik; haklı olarak yakındılar. Sıkıntılarını dile getirdiler; bir çözüm, çıkış yolu var mı diye sordular; ben de: “Evet, Küba çözüm yolunu bulmuş; 50 yıllık amansız acımasız ABD kuşatmasına karşın, binlerce yıllık düşü gerçekleştirmiş, ülkelerindeki yaşamı cennete çevirmişler” dedim; ve yöntemi de anımsattım: “Sovyetler Birliği’nin yanına bile yaklaşamadığı şeyi başarmış, kesin eşitliği, dayanışmayı sağlamış; ayrıcalığın her türlüsüne son vermişler; temel gereksinmeler karşılandıktan sonra, Fidel ayda 50 dolar harçlık alıyor, hekim de 30”.
            Asla inanmadı hekim kardeşlerimiz; “iyi ama yarışı kaldırırsanız, ilerleme nasıl sağlanır?”diye direttiler; Hasan Kelemci  belki ilkokuldan sonrasını okumamıştı; bu insanların hepsi yüksek öğrenim görmüş, üstelik tıp okumuştu. Ama çoluk çocuk derdi, geçim sıkıntısı, amansız çalışma koşulları artık kitap ya da gazete okumalarına izin vermiyor besbelli; ben bir yıldız değilim elbet, ama 1964’ten beri yazı dünyasına emek veriyorum; ne bir kitabımı görmüşler, ne bir yazıma rastlamışlar, ne de Hasan  gibi Ulusal Kanal’ı dinlemişler.
            Oysa o küçücük Küba’da 12 Milyon insan yaşıyor; İstanbul’dan az yani; 2008’de son gidişimizde, o yıl 700 000 kitap basıldığını okumuştuk; hem öyle Red Kid falan değil, adam gibi kitaplar.
            Köy Enstitüleri’nde okutulan köylü kızlarla oğlanlar da yerli yabancı bütün büyük ustaları okuyor; ayrıca halk oyunu, müzik öğreniyor, mutlaka birer çalgı çalıyorlardı. Binlerce yıllık ataerkil pisliği başka türlü temizleyemezsiniz çünkü beyinlerden.
*
            Yurdumuzu ancak emekli olduktan sonra gezip tanımaya başladık; nicedir Doğu Anadolu’ya gitmeyi tasarlıyorduk; bu Mayıs’ta başardık. Mayıs’ın son haftası gidecek, 4 gece 5 günde Erzurum-Kars-Van’ı dolaşıp gelecektik; oralara gezi düzenleyen kuruluş da pek çıkmıyor; bir tanesi yapıyordu, Mart’ta yer ayırttık; ama 24 Mayıs’ta aradılar, yeterli sayıda insan çıkmamıştı, bir hafta sonraya kaldık. O gün de gideceğimize pek emin değildik, ama sağolsun, 9 kişicik bulabilmişler, geziyi yaptılar.
            1 Haziran sabahı  Erzurum’a uçtuk; kılavuz olarak Barış Algül düştü önümüze; işini seven, coşkuyla yerine getiren bir delikanlı.
            Erzurum’da ilkin beş evin birleştirilmesiyle oluşturulmuş Erzurum Evi’ne gittik; inanılmaz bir kahvaltı getirdi Erzurumlu kardeşlerimiz bize; yöredeki eski evlerden, eski yaşama biçimini yansıtan sayısız araç gereçle, anıyla bezenmiş evlerde, Erzurum türküleri eşliğinde ilk mutluluğu tattık.
            Sonra Barış bizi Çifte Minareli Medreseye, Üç Kümbetler’e, Taşhan’a, Yakutiye Medresesi’ne götürdü. Çobandere Köprüsü’nde durduk, resim çektik; İlkokulu bitirdiğim Sarıkamış’ın dışından geçerken, 90 şehit verdiğimiz Allah-u Ekber dağlarındaki anıta uğradıktan sonra Kars’a ulaştık.
            Hava yağışlıydı, Kars Kalesit’ni 12 Havariler Kilisesi’ni sabaha bırakıp otelimize indik; ben uzandım; Sevil’le Nilgün  kenti dolaşmaya çıktılar; lise öğrenci Fatih Demirci ile arkadaşı onlar gönüllü kılavuzluk yapmış, bir güzel gezdirmişler. Rusların Kars’a çok düzgün sokaklar, hâlâ sapasağlam duran taş evler bırakmışlar; zaten kentin yerleşim yeri de öbür kentlerinki kadar dağlık değil; dolayısıyla baharda yemyeşil, insanı dinlendiren bir kent Kars. Kılavuz oğlanlar Sevil’le Nilgün’ü, eski bir dostumuzun, İrfan Çebi’nin akrabası bir peynirciye götürmüşler; 10’ar liraya kocaman tekerler almışlar – bir de İstanbul’daki peynir fiyatlarını düşünün.
            Ertesi gün ünlü Ani Harabeleri’ni görmeye gittik ilkin; geniş bir alanda, kocaman bir kentin kalıntıları. Anadolu’daki sayısız uygarlıktan birinin görkemli anıları.
            Sonra Arpaçay’ı izleyerek Iğdır ovasına indik; ünlü Ağrı Dağı yörenin tamam ortasında karlı başıyla oturuyordu.
            Doğu Beyazıt da aynı ılıman ovada biliyorsunuz; tepenin birine kurulmuş İshak Paşa Sarayı’nı gezdik; bakım ve onarımdaydı, her katını, her odasını dolaşamadık, ama dolaştıklarımız yetti: o sırada güzelim Anadolu insanı nasıl yaşıyordu bilemem, ama bu saradakiler iyi sefa sürmüş doğrusu.
            Geceyi Doğu Beyazıt’ta geçirdik.
            Ertesi gün, sevgili Mustafa’nın minibüsüyle, Van Gölü’nün kıyısını izleyerek, başladık tırmanmaya; Tendürek Dağı’na götüren ünlü Tendürek Geçidi’ne çıktık; ardından, Muradiye Şelalesine ulaştık; gerçekten gürül gürül akan, çarpıcı bir şelale. Biz gezerken, öğretim yılını tamamlayan çevre okullardan gezmeye getirilen kızlarla oğlanları görmek ayrı bir sevinçti elbet.
            Ahlat’da ünlü Selçuk Mezarları’nı gördükten sonra, Nemrut Dağı’nın Van’a bakan kesimindeki yanardağ ağzı gölüne çıktık; bir yanda yanardağ ağzı gölü, aşağıda Van gölü, müthiş çarpıcıydı kuşkusuz.
            Gevaş’a uğrayıp Van’a ulaştık akşam.
            4. Gün Urartu’ların başkentinin bulunduğu Çavuştepe’ye gittik; yaşama sanatının ikinci ustası, Mehmet Kuşman bizi orada bekliyordu.
            Mehmet Kuşman’ın öyküsü başlı başına bir masal, destan: 1960 yılında, askerliğini yaparken, izne geldiğinde o tepede kazıların başlamak üzere olduğunu işitiyor; o günlerde arkeolog bilinmediği için, mühendisler geldi deniyor; gelip ellerini öpüyor; ne yapacaklarını soruyor; “burayı kazacağız, ama işçi  yok, onun için başlayamıyoruz”yanıtını alıyor; “peki hocam, başlamak için kaç işçi gerek?”; “on olsa yeter”. Hemen dayılarının köyüne koşuyor, o günlerde tarlada çalışmanın karşılığı 6 lira, bu işçilere 2,5 verecekler; on kişiyi kandırıyor, kazı başlıyor, ama topu topu 4 hafta sürüyor.
            Askerlik bitince yeniden geliyor; öyle titiz ve sorumlu ki, kazı başkanı, onun yerine dilekçe verip Mehmet’i oraya bekçi yaptırıyor; kazılar sürüyor, bulgular çıkıyor, aralarında yazıtlar da var. Bir gün bakıyor, hoca kara kara düşünüyor; “ne düşünüyorsunuz hocam?” diye soruyor; “bak bu yazıklar çıkıyor, ama okuyamıyoruz”, diyor başkan.
            Sonra Ankara’ya telefon ediliyor, bir uzman gelip okuyor. Mehmet’in merakı biter mi? Bir süre sonra, “”peki hocam, ben çalışsam bu yazıyı okuyamaz mıyım?” diye soruyor; adam gülüp yolluyor bu zavallıyı.
            Derken  kazılara ara veriliyor; Mehmet  durur mu; hemen Van kalesine koşup bulunan yazıtlarla eski Asur yazılarını karşılaştırmaya, bakıp bakıp öykünmeye koyuluyor. Dahası, kalkıp kendi kesesinden İran’a, Ermenistan’a, Suriye’ye gidip yazının izini sürüyor.
            Ancak yine istediği ilerleme yok; ne yapsın? Derken, biri çıkıyor, İstanbul’a kitaplığa git, orada bir Urartu belgesi var, ona başvur diyor; söz dinliyor. Ve İstanbul’dan, 300 Urartu sözcüğünü çözmüş olarak dönüyor.
            “300 sözcüğü elde edince, sorun çözüldü, ama bu iş tam 23 yılımı aldı” diyor sevinçle el çırparak.
            Ama 23 yıllık emek boşa gitmemiş elbet, şimdi Türkiye’de Urartu dilini yazıp okuyabilen 26 kişiden biri; üstelik bakmış devlet kurumlarından hayır yok, bilgisini oğluna aktarmış; o sürdürecek bu güzel, soylu sevdayı.
            Sonra başta Ankara, çeşitli yerlere, hattâ ABD’ye çağrılış; Amerikalılardan gelen öğretmenlik önerisi, yılda 2/3 öğrenci yetiştir, yeter sözü; ama o yurdunu bırakamamış; 2005’te emekli olduktan sonra, gönüllü olarak bekçilik yapıyor Çavuştepe’de.
            O arada, emekli aylığı çocuklarını okutmaya yetmez elbet; yöredeki püskürük taşları alıp üstüne Urartu yazıları işleyip takılar, biblolar yapmaya girişiyor.
            Boynunda böyle yazılı bir madalyon vardı; Sevil aynısını aldı; ama taşın delinip bir zincir geçirilmesi gerekiyor; kim yapacak? Burada da imdada, gezi arkadaşlarımızdan, Almanya’da öğretmenlik yaptıktan sonra karı koca emekliye ayrılmış; şimdi artık yazlarını yurdumuzu gezerek geçiren Nusret- Nermin Yapıcıoğlu’nun Türkiye kitabı yetişti; kitapta Van’ın ünlü gümüş işleyicisi Metin Binici’yi buldu Sevil.
            Metin Bey de üçüncü Ustamız oldu; dükkânı çok ince gümüş takılarla dolu; ama asıl güzellik onun beyninde: işini iyi biliyor, yürekten seviyor; dolayısıyla gerçek bir uzman olmuş eski yapıtlar konusunda. O kadar ki, hani şu Ergenekon masalının ilk halkası sevgili Yücel Aşkın’a kılavuzluk, danışmanlık yapıyormuş yıllardır; dolayısıyla, Sayın Aşkın’la birlikte o da gözaltına alınmış; bütün zorlamalara karşın sonunda aklanmış elbet.
            Yazık ki uzun süre dostluk edemedik onunla; ama gerek gösterdiği konukseverlik, gerek söylediği tek bir şey kim olduğunu, köklerinin nerelere uzandığını göstermeye yetti; “köylüler buldukları nesneleri ilkin bana getirirler, bir idol getirdiklerinde, bir küp altın bulmuş kadar sevinirim” dedi.
            Son gün, söylenceye uyarak Van’da kahvaltı ettik elbet; gerçi Erzurum’dakinin yanında epey sönüktü, ama olsun, bu geziye o sofrayla son verdik.
            Kısacası, güzelim yurdumuzun o köşesini gezip görmek büyük kazançtı; doğa zaten sıra dışı; ama insanlar da öyle. Yüzlerce, binlerce yıl yüzüstü bırakılmış bu soylu insanlar, her  kentte, ayrı niteliklerle bizi insan olmanın tadını bir kez daha tattırdılar; hele bir de azgın Batılıların saldırısından kurtulabilseler, bakın nasıl gösterirlerdi bütün dünyaya soyluluklarını!
            Şiirimizi Hataylı Ali Yüce’den seçtim.
SEVGİ TAPINAĞI
İki çeşit yürek var /  Biri herkesinki gibi / Bilinen bir yürek / Öteki ozan yüreği / Cam gibi saydam / Keman teli gibi bir yürek
Dünyanın biri ucunda / Bir damla kan dökülse / Baba diye ağlasa bir çocuk / Herkesten önce duyar ozan / Acılara batar şiiri / Çığlık akar dizelerinden
Gördüğünüz gibi / Dört yolun çatına / Bu şiiri yazıyorum / Yazmayı bitirince birazdan / Altını imzamı atıp – Gideceğim buralardan
Ben yazıyorum dediysem / Söz ettiysem bitirmekten / Adımı yazsam da altına / Yalnız benim değil bu şiir / Kim okursa okun / Benim bitirmemle bitmez / Her gelen bir taş koysa / Büyük bir şiirevi / Bir sevgi tapınağı olur.
                                                                                                                      1991

                                               Berfin/Bahar, Temmuz 2011, s.161.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder