6 Ocak 2013 Pazar

FİLM ŞENLİĞİNİN 30. YILI

FİLM ŞENLİĞİNİN 30. YILI


            İstanbul Festivali’ne, Konak Sineması’nda gösterilen 6 filmle eklenen sinema bugün 200’ü aşkın filmin gösterimine ulaşmış; 30 yıl göz açıp kapayıncaya dek geçip gitmiş meğer.
            Bu arada bizde ve dünyada bütün öbür sanat dalları gibi, sinema sanatı da epey kan can yitirdi elbet; bütün dünyada çevrilen film sayısı da, film şenliklerinin, verilen ödüllerin sayısı da arttı elbet; ama toplumların yaşamı anamalcı yalan-talana teslim oldukça, çekilen filmlerin ne tadı kaldı ne tuzu; varsa yoksa gerilim, vur-kır.
            Bu yüzden, Nilgün’le ben de kendimize film seçmekte her yıl gittikçe zorlanıyoruz; bu yıl da ancak  5 film bulabildik,bunlardan Chico ile Rita çok erkek saatteydi, ben yalnız gidecektim, evdeki işler yüzünden gidemedim.
            İlki filmimiz Fitaş’taki ,  Verner Herzog’un çektiği Unutulmuş Düşler Mağarası’ydı; Fransa’daki Chauvet Mağarası’nda bin bir özenle korunup saklanan resimleri üç boyutlu izledik.
            Ancak öbür yırtıcı hayvanların büyük zorlukla inebildikleri yerlere gelmeyi başaran o çağ insanları, üstelik yaşamadıkları mağara duvarlarındaki kayalara ellerindeki en ilkel araç gereçlerle gerçekten sıra dışı resimler bırakmışlar; o yüzyılda ne resim eğitimi, ne güzel sanatlar akademisi var; ama etkilendikleri varlıkları bugünkü ustalar kadar büyük bir incelikle işlemişler duvarlara. Buna tanık olmak heyecan ve hayranlık vericiydi; emeği geçen herkese alkış.
            İkinci filmimiz Fellini’nin 8 ½’uydu; şimdiye dek kaç kez gördük bu görsel şiiri? Ama bu sefer hem altyazı daha ayrıntılıydı, hem biz filmin ana çizgilerini bildiğimizden, bütün ayrıntıların hem ayrımına, hem tadına vardık; hey canını sevdiğimin Büyük Ustası! Olanca içtenliğiyle hem kendini, hem yaşadığı toplumu, dönemi didik didik edip gözümüzün önüne serdi yeniden.
            Sonraki filmimiz Küba’dandı, Humberto Solas’ın Lucia’sı; adın tekilliğine bakmayın, aslında üç ayrı Lucia anlatıldı filmde; ilki İspanyol egemenliği döneminde yaşıyordu; ikinci, 1932’de, ülkede kanlı ayaklanmaların sonunda yeni bur umudun doğduğu, yeni bir yönetimin işbaşına geldiği yıllarda; sonuncu ise 1960’dan, Havana’da ve ülkede Devrim çığlıklarının ortalığı çınlattığı günlerde; ama yönetmen dürüst davranmış, o geniş döneminde, ataerkil yüzyılların kirini tortusunu üzerinden atamamış toplumu, özellikle erkekleri oldukları gibi ele almıştı; okuma-yazma seferberliği gibi binlerce yıllık gerici, baskıcı yapıyı temelden değiştirecek atılım sırasında sözümona çok sevdiği eşini çalıştırmak da, eğitip aydınlatmak da istemeyen, isteyemeyen kocanın acıklı hâli çarpıcı biçimde işlendi; onlar geçmişin yükü altında deniz kıyısında itişip kakışırlarken, beyazlara büründürülmüş küçük bir kız, vah zavallılar, diyerek gülüp bakıyordu.
            O küçük kızın acıyan gülüşü haklı çıktı sonunda: şimdi Küba’da, bilimsel, birleştirilmiş, sözün gerçek anlamında eşit eğitimle yetiştirilmiş çelik gibi 4 kuşak var; 16 Nisan’da, Havana’da ellerinde bayraklar, dudaklarında çığlıklar, yürüdü o milyonlarca kız-oğlan, Domuzlar Körfezi Çıkartması sırasında kesin ve büyük bir yenilgiye uğratılan ABD’yi ve ölüme sürdüğü paralı uşaklarını anarken.
            Canları adından dolayı seçtik, oysa Nurdan Arca’nın filmiymiş; filmi izlemeye gidince elimize küçük bir katalog verdiler kapıda, açtık, içi kart dolu: Ajans 21’in şimdiye dek çektiği belgeseller. Meğer, unutmuşum, sevgili Özcan Arca’nın Ezgili Yürek/Ruhi Su belgeselini de bu ajans gerçekleştirmiş. Çok sevindim bu yeniden buluşmaya.
            Nurdan Arca¸ üzerinde üç yıl çalıştığı belgeseli, ömrünü Alevilik-Bektaşiliği incelemeye adamış İrene Melikoff’la yapılmış görüntülü söyleşiye dayandırmış, çok da iyi etmiş.
            Belgesel bize masallarda kalan mutlu anaerkil dönemin dışında, yeryüzündeki dinler arasında, insan türünün sürmesindeki başoyuncuyu, kadını insan yerine koyan, ona da can diyebilmiş Anadolu Alevilerinin törelerini, törenlerini, içtikleri andı, verdikleri ikrar’ı anımsattı.
            Bu yolun büyük kılavuzu Hacı Bektaş-ı Veli’nin yanında, bir de belki insanlık, uygarlık tarihi açısından ondan daha önemli Hacı Ana’ları olmuş Alevi kardeşlerimizin.
            Bu değerli, etkili belgesel yazık ki küçücük bir salonda, bir avuç insana gösterilebildi; umarım NTV yıl içinde belgesel kuşağında gösterir, hem bir kaydederiz, hem daha çok sayıda sanatsever izler.
            Seçtiğimiz son film, Mario Monicelli’nin Bilinmeyen Kişiler’i idi; bu filmi daha önce İtalyan Kültür Merkezi’nde gördük elbet, ama orada filmler İtalyanca, altyazı da yok; dolayısıyla ancak görüntülerden çıkarabildiklerimize gülmüş olmalıyız.
            Bu kez altyazı vardı, hem de ayrıntılı; dolayısıyla bütün toplumsal gözlem ve eleştiriyi, kahkahadan kırılarak izledik; hem de İtalyan sinemasının usta oyuncuları, Claudia Cardinale, Toto, Marcello Mastroianni, Vittorio Gamsan,  Renato Salvatori’den ; üstelik Toto dışında, hepsi daha gencecik, oyunculuk yaşamlarının başındalar.
            Yaşasın olasılık+gereklilik ikilisi, tadına doyulmaz bir armağanla bitirmemizi sağladı Filme Şenliği’nin 30’uncusunu.
*
            Berfin yayınları üç yeni kitabını gönderdi; Etem Oruç’un “Çakıcı Dağdan İnmiyor”’u; Muhsin Salman’ın “Müşteri Yine Haklı” adlı mizah yazıları ve Şevket Karakış’ın şiirleri: “Kirlerin/in Üstünde Mavi”.
*
            Şiirimi yine Ali Yüce’den seçtim; yeni bir seçim öncesi,  kendi karınlarına bıçak saplayan şaşkınların ve buradaki gönüllü uşaklarının var güçleriyle karıştırdıkları yurdumda yiğitçe savaşanlara direnme gücü aşılamak üzere.
ATATÜRK ADDINLIĞINI KARANLIKÇI DİŞLER KESMEZ

Kışın soğuğunda / Seni ben ekerim buğday / Ben biçerim yazın sıcağında/  Döven benim seni savuran ben / Bir kap yemek / Yarım ekmek kuyruğunda / Gene benim en çok bekleyen
Seni besleyip büyüten / Giydirip kuşatan benim doktor / Okullarda okutan ben / En çok ölen gene benim / Hastane kapılarında / Doktor ve ilâç beklerken
Ateşi ben indirdim gökten / Işığı ben getirdim ben / Uygarlıkları kuran benim / Benim buluşları bulan / Cehaletin kalın karanlığında / Gene benim en çok boğulan
Beni duyuyor musun / Dünya palavra şampiyonu / Anlıyor musun dediklerimi / Emek nedir bilir misin sen / Görsen tanır mısın emekçiyi / Emek olmasaydı eğer / Bilim teknik olur muydu / Ne der senin fış  felsefen
Yorgunum ben argınım ben / Yere göğe dargınım ben / Doğru söyle demir kapı / Aydınlığa özgürlüğe barışa / Açık mısın kapalı mı / Köpek var mı önünde / Isırır mı uçan kuşları
Yorgunum ben argınım ben / Esen yele kırgınım ben / Ucuz ekmek satarım kış yaz / Beni duyuyor musun / Anlıyor musun dediklerimi / Demokrasi padişahının kızı/ Sömürge gülü İncinaz
Yanağındaki sivilce / Amerika’da ameliyat edildi / İtalya’da kesildi lepiska saçların / Gelinliğin Fransa’da dikildi / Düğününde dolar yağdı başına / İngilizce miyavladı kediler / Köpekler İngilizce havladı
Bakın ne diyeceğim / Açın kulaklarınızı bir zahmet / Atatürk’ten öç almak için / Isırmak için kurduğu Cumhuriyeti / Dişlerinizi boşuna bilemeyin / Anadolu’da tarihin rüzgârları / Sizin için tekin esmez / Atatürk aydınlığını / Karanlıkçı dişler kesmez.

                                                                                  Berfin/Bahar, 1 Mayıs 2011,s159.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder