Cumhuriyet Radi-Cum olalı beri okunacak yazı bulmak hemen hemen olanaksız; sevgili Buket Şahin’in yazı dizisi bu çoraklıkta iksir gibi geldi doğrusu; Güney Amerika sevdasını geçen yılki yazılarından biliyorduk; o sevdayla bu yıl ünlü yazar Eduardo Galeano’yla konuşmaya gitmiş. Çok da iyi etmiş. Derin yüz çizgilerine beş yüz yıllık sömürürünün acıları sinmiş soylu insan gerek Güney Amerika’da, gerek başka anakaralarda anamalcı-sömürgeci talanın açtığı yaraları kitaplarında çarpıcı biçimde dile getirmiş; bunların en ünlüsünü geçenlerde yerli halkın onurlu-soylu çocuğu Başkan Chavez, göle maya çalar gibi, Afrika kökenli kölelerin yavrusu Obama’ya armağan etmişti, belki okur, utanır, titrer, kendine gelir diye. Oysa titrese de kendine gelemez, kıpırdamasına izin vermez onu seçtiren yalancı-talancılar; ayrıca o da, her yanından kanlar akan allı pullu başkanlık urbasını üstünden atamaz; atmaya kalkarsa Martin Luther King’den de, Kennedy’den de beter ederler.
Neyse biz gelelim Galeano’nun dediklerine; bir süredir hemen hepimiz küresel bunalım deyip duruyoruz ya, işin aslı yapısal bunalım. Galeano bunu çok iyi biliyor, hiç sözünü esirgemeden dile getiriyor.
“Köle sahibi Thomas Jefferson, özgürlüğüyle kötü örnek olan Haiti’ye vebanın mübah olduğunu söylemiştir. Oysa şeker üretimin mahvettiği sömürü, devrime ağır bir miras bırakmıştır. Yıllar sefaletten sefalete, diktatörlükten diktatörlüğe geçtikten sonra sömürü yerini pirince bıraktı. Yerli halkı doyurmak için önlemler alındı. Bu kez İMF ve Dünya Bankası uzmanları gereken önlemleri aldılar. Sonuçta Haiti’nin pirinç tarlalarında çalışan köylüler dilenci oldular. Çıplak bırakılan ülkeden kaçarken Karayip denizinde köpekbalıklarına yem oldular. Son deprem Haiti’nin ilk yıkılışı değildir, ilk yıkım Fransa’nın sömürgeciliği sırasında olmuştur ve özgürlüğünü ilan etme küstahlığını gösterdiği için Fransa’ya 150 yıl boyunca haraç ödemek zorunda kalmıştır.
Heyecanla Eduardo Galeano’nun sözünü keserek araya giriyorum:
- Bugün aynı Fransa; Haiti’den özgürlük vergisi almaya devam eden Fransa, ülkem Türkiye de aralarında, üçüncü dünya ülkelerine özgürlük dersleri vermeye kalkıyor.
Galeano gülümseyerek kaldığı yerden devam ediyor:
Bağımsızlık günahı, gurur günahıdır 150 yıl ödetilen. Beyaz lanettir bu yerlilerin ağzında.Haiti’nin kendi topraklarında istediği tahılı ekmesi yasaklanır. Borçlarından dolayı topraklarına, yani ülkeye el koyan İMF ve Dünya Bankası pirinç ekimini yasaklar ve Haiti pirinci ABD’den satınalmak zorunda kalır. Bugün Haiti’nin kendi üretimini koruma hakkı yoktur, ABD ise istediğini üretme hakkına sahiptir. Çünkü her şeyin sahibidir, İMF uzmanlarının da sahibidir, Dünya Bankası zaten ABD’nin özel mülküdür. Kim yemek yediği tabağa tükürür?
Ülkeniz Türkiye için bu konuda bir şey söyleyemem, bu buzlu rakı satmaya benzer. Ülkenizde olup biteni bana ancak siz anlatabilirsiniz. La Paz’a, Caracas’a, Buones Aires’e gelip havaalanında birkaç gazete okuyup her şeyi öğrendiklerini sanan Amerikalı, Avrupalı gazetecilere hep karşı olmuşumdur. Yarım saat içinde kitap yazarlar, aslında gerçek anlamda bu ülkelere inmemişlerdir. Koşullandıkları gibi, kendi kurallarını dile getirmişlerdir. Günümüzün eşit olmayan dünyasında buyurucu (emperyalist) programlamanın sonucudur bu. Kimisi yorum yapar, kimisi yorumlanır. Kimileri dünyanın, kimileriyse kendi sessizliklerinin efendisidir.
…
- Aynalar adlı kitabınızda sözünü ettiğiniz, Bolivar’ın öğretmeni Rodriguez’in okulları bana bizim Köy Enstitüleri’ni anımsattı.
- Bolivar’ın öğretmeni Rodriguez’le Atatürk’ün epey ortak yanı var sanırım. Bolivar Atatürk’ten 100 yıl önce yaşadı. Yaklaşık 200 yıl önce Bolivar ve Rodriguez gerçeği görüp yazmışlardı. Hâlâ yaşayan bir gerçektir bu. Sanatın zamanın yaralarını saran ölümsüz gücü gibi. Günümüzde insanlar yarım saat, bir hafta, bir ayda yokolup gidiyor. Sanat öyle değildir. Her zaman geçerliliğini korur. Örneğin Latin Amerika’da insanlar “bağımsız” değiliz derler. İspanyol sömürgeciliğinden kurtulup bağımsız doğduk, ama kendi aklımızla düşünemiyor, kendi yüreğimizle duyumsayamıyoruz, çünkü her şeyi dışarıdan alıyoruz” diyorlar. Bolivar yeni efendilerin egemen gücüne karşıydı. Bağımsız olmalıydık. Gerçekten bağımsızsan, neden ABD ve Avrupa mallarını kullanıyor, kopya ediyorsun? Kopya edeceksen, en önemli şey olan kendini kopyala. Başkasının bulduğu şeyi kopyalama, kendin bul! Yoksa kaybolur gidersin. Rodriguez, Peri, Kolombiya, Venezüella ve Bolivya’da kurduğu okullarda yele bırakılan değerleri yeniden evlendirmeye çalıştı. Ellerle beyinleri buluşturmaya çalıştı. Düşünen beyinle iş yapan eli. Kızlarla oğlanları, çocuklarla anababaları birlikte eğitmeye çalıştı. Yazı nasıl yazılır, sayılar nasıl kullanılır, ev nasıl kurulur, marangozluk nasıl yapılır, tarla nasıl ekilir gibi hünerleri insanlara kazandırmak istedi. Ondan sonra her kız, her oğlan istediği dalı özgürce seçebilecek, özgürce düşünebilecikti. Hem elini hem beynini kullanacaktı. Bugün Latin Amerika’da( yalnız orada mı?) insanlar açlıktan ölüyor, çünkü üstünde yaşadıkları toprağı işlemeyi bilmiyorlar yazık ki.
- Bizim Köy Enstitüleri uygulamasına benziyor. Babam anlatırdı, kendi okul sıralarını, fırını, masayı, tabureyi kendilerinin yaptığını. Yaparak ve yaşarak öğren.
- Aynen öyle. Bütünsel eğitim. Günümüzdeyse her şey kopya…Dünya bir yıkıntının altında kalmış gibi. Bozuk, yoz, cinsel ve çete kültürü. Sarhoş insan gibi. Sarhoş insan dünyanın dönüşünü gözüyle gördüğünü sanır. Çılgın bir Tanrının yarattığı bir dünya sanki. Kendi parçalarından kopmak üzere yaratılmış bir kültür. Bu nedenle günümüzde eğitimin amacı, yüzüstü bırakılan, unutturulan değerleri geri getirmek olmalı, onlar üzerinde yoğunlaşmalı. Ana yapıdan kopan, toparlanmaya çalışan başka bir ulusal değer de dil’dir. İnsanın kimliğini parçalara ayırmak, herkesi ayrıştırmak insana zarar veriyor. Herkesin alnına bir yafta yapıştırılıyor. Yazar, avukat, yoksul, zengin gibi. Yazın dünyasında böyle. Ne tür kitap yazıyorsunuz diye soruyorlar bana. Ben, çılgınca bir tutkuya dönüştürülen ayırma, sınıflandırma yerine, ortak insanlık dilini geliştirmek istiyorum. Yine soruyorlar, şiir mi, çocuk kitabı mı? Bilmiyorum. Ben yalnız insan birliğinin, insanlık duygusunun belleğini yeniden anımsatmak istiyorum. Başkalarının kapıları ardına sığınamazsınız, ben, yazınsal dili kullanarak, yazınsal gümrüğü ortadan kaldırmak istiyorum.
- Dünyada ve ülkemizde medya, insanları eğitmek yerine uyuşturmak, unutturmak, sorgulamamak üzere programlanıyor.
- Size katılıyorum. Televizyon, kurulu düzeni yineleyip duran görüntülerle yankılanan sesler bırakıyor boşluğa; yeryüzünde bunların ulaşamadığı tek nokta yok. Bütün dünya kötü dizilerin banliyösüne döndü, bizler dışarıdan alınmış duyguları konserve gibi tüketirken, yaşamı oluşturmak, düşünerek, paylaşarak yaşayacak yerde yalnız izlemek üzere koşullandırılan televizyon çocukları yetiştiriyoruz. Latin Amerika’da anlatım özgürlüğü, birkaç radyo istasyonunda ve yerel gazetede bir şeyleri kınama hakkıyla sınırlı. Polisin kitap yasaklamasına gerek kalmadı, fiyatları kitapların yasaklanmasına yetiyor.”
Görüldüğü gibi, bütün dünyada insanların sorunu aynı: doğarken getirdiği yeteneklere uygun yetişip yaşayamamak, hem bedensel, hem beyinsel besinleri gerektiği kadar alamamak.
Çünkü özellikle buharlı makinenin bulunmasından sonra azgınlaşan bir avuç zırdeli, dünyanın dört bir yanındaki güzelim halkların bilgili, bilinçli olmasını da, kalmasını da önlemek üzere akla gelen gelmeyen bütün oyunları çeviriyor, önlemleri alıyor, tuzakları kuruyor.
Oysa Galeano’nun Cumhuriyet’teki söyleşide değindiği gibi, Avrupalı kuramcıların öngördüklerini çürütmek üzere, çoğu kez ülkeleri boyunduruk altına alıp acımasızca sömürmek üzere gönderilenler arasından benim bilinçli bencil adını verdiğim kimileri, bir Bolivar, ya da öğretmeni Rodriguez, ya da orta boy da olsa bir toprak ağasının ( oraya ilkin Küba halkına boyun eğdirip köleliği sürdürmek üzere gönderilmiş askerlerden birinin) oğlu Fidel Castro ve arkadaşları, yürürlükteki tanımla egemen sınıftan sayıldıkları, kolayca o sınıfın ayrıcalıklarından yararlanmayı sürdürebilecekleri hâlde, ezilenlerden; özellikle de köylülerden, çiftçilerden yana geçiyorlar; halklarıyla anamalcıların öldürücü tüketim ürünlerini değil, bilgiyi, sevgiyi, sanatı paylaşmayı seçiyorlar.
Bu yolun 20. Yüzyıl'daki öncüsü Anadolu topraklarında yetişmişti; Mustafa Kemâl Atatürk. Gerçi o insanların emekleriyle birikmiş artıdeğeri cebine indirenlerin çocuğu değildi, ama yine de çağına göre çok önemli bir ayrıcalıktan yararlanmış, yıkılıp dağılan Osmanlı’nın görece en sağlam kalmış kurumunda, Harp Okulu’nda eğitim görebilmişti; bu küçük, çok önemli ayrıcalığı h dolu dolu hak etti, hem yurdundaki insanların, hem dünyadakilerin hangi kıskaçta inleye inleye can verdiklerini kusursuz gördü; bu kısırdöngüyü kırabilmenin yolunu da buldu: kadın erkek bütün yurttaşlarını eğitmek, doğru bilgilerle donatmak.
Ancak, yanında Dr Reşit Galip, Mahmut Esat Bozkurt gibi inançlı devrimciler olsa da, adlarını art arda sıralamak gerekemeyen bütün öbürleri, en ünlüleri bile ürkek, korkak, tutucu, dolayısıyla son hesapta karşıdevrimci oldukları için, iki önemli atılımı; kızlı erkekli gerçek eğitim birliğini sağlamayı ve toprakları sülüklerin elinden alıp köylülere, köylü ortaklıklarına dağıtmayı başaramadan can verdi.
Fidel Castro ile arkadaşlarıysa, gerek ülkelerindeki koşulların, gerekse dünyanın o günkü dengelerinin ( o sırada, sonunda tuttuğu yanlış yoldan dolayı kendisi de adı toplumculuk olan gizli devlet anamalcılığını bırakıp vahşi anamalcı yalan-talana geçmek zorunda kalan SSCB’nin varlığından ötürü ) uygun olmasından yararlanıp 500 yıldır İspanyolların sömürdüğü halkını eğitip aydınlatmayı başardılar.
Bunun somut sonucu ortada: Devrim’le hemen hemen yaşıt boğma girişimine karşın, Küba dimdik ayakta; halkın tamamı okuma yazma biliyor; Guantanamo gibi insanlığın yüzkarası bir köşesinde varsayımsal yıldırmacılar türlü işkenceler altında inlerken, veca ve tutukevlerinde üniversite eğitimi veriliyor bilgisizlikten kurtulup topluma yararlı yurttaş olmak isteyen tutuklulara; tıpta ve sağlık hizmetlerinde ulaştıkları düzeyi yeniden anımsatmaya gerek bile yok.
Şimdi aynı aydınlık yolu hem kendi ülkesindeki yurttaşlarına, hem de özendirme yoluyla bütün Güney Amerika’ya açmaya çabalayan Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, o güzelim anakarada yüzlerce yıl ezilmiş harcanmış yerlilerin öcünü herkese sevgi, bilgi dağıtarak alıyor. Ve bütün insan kardeşlerini 21. Yüzyıl Toplumculuğu’na çağırıyor.
Görüp anlamayı unutmamış olanlar için başka yol yok zaten.
*
Çalışkan dostum Mehmet Kıyat üç kitabını basmış, gönderdi: Dokuz Canlı Sessizlik, Karanlığın Gölgesinde, Küstüm Otu Günleri.
Başka bir kahraman, İsmet Arslan da, ülkeyi kasıp kavuran olumsuz koşullara karşın, beş kitap çıkarmayı başarmış: Deniz Tural’ın Hüseyin ve Mezar Kazıcı Mahdumları; Yılmaz Ünlü’nün Giritli Gelin’le Felsefeci Halil ( 2)’i; Müslüm Uusoy’un Devrimci Türkler’i ve Zülfikâr Akar’ın Mavi Kadın, Faika Sarp’ın İstanbul’a Aşk Düştü adlı şiirleri.
*
Şiirimiz yine Ali Yüce’den.
GARGANTUA
Mahmut Makal’a
Hız ocak söndürür
Sayın salyangozlar
Biraz yavaş yürüyün
Müdüriyet
Günler günleri
Aylar ayları kovaladı
Yılları yuttu yıllar
Trenler rayları yuttu
Gelmedi beklediğim yolcu
Gemiler denizleri
Uçarlar gökleri yuttu
Çölleri yuttu tanklar
Timsah timsahı yutar gibi
Barbarlık barbarlığı yuttu
Dünyayı yuttu emperyalizm
Bir ömür boyu beklediğim
Güzel yolcumu yuttu
Homo homini lupus
İnsan insanın kurdudur
Demiş adamın biri
Dizgi hatası olmuş
İnsan insanın köpeğidir
Düzeltir özür dileriz.
- Müdüriyet-
Berfin/Bahar, s 150, Ağs. 2010.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder