Trakyalı düşünür Demokritos: “evrendeki her şey olasılık ve gerekliliğin ürünüdür” demişti; hepimizin yaşamı girer bu özdeyişe. Ben şimdi beni birçok sıra dışı insanın yanında, Ruhi Su”ya götüren yolu özetleyeyim ilkin.
1937 yılında, köylü kızı Adile ile süvari astsubayı Raşit Kemâl”in büyük çocukları olarak doğdum; ilkokula Kırklareli”nde başladım, Sarıkamış”ta bitirdim.
Orta birde okurken, süvari subaylarından Cavit Bayer”in eşi matematik öğretmenim Muallâ Bayer, bir akşam, sanırım bizdeki bir toplantıda, annemle babamın büyük sorununa çözüm getiriverdi: dedem ve babam gibi, ben de askeri okula gönderilmek üzereydim; ikişer yaş araları olan üç erkek çocuğu okutmak 40”ların sonunda bir asker ailesi için çok zordu çünkü. Muallâ hanım, Hızır gibi yetişip beni parasız yatılı sınavına soktu; Orta Okulu Bilecik”te, Liseyi Haydarpaşa”da bitirdim böylece.
Lise sonda, yine çetin bir karar beni bekliyordu: kardeşlerimin öğrenimi için ya hekim olacaktım, ya mühendis; kesip biçmeyi gözüm kesmediği için mühendisliği seçtim; 1955 yılında İstanbul”da yalnız Teknik Üniversite”de giriş sınavı vardı; ben Fen bölümünü pekiyiyle bitirmiştim , ama sınavı kazanamadım. Böylece “olasılık-gereklilik ikilisi” bana ikinci armağanı verdi: Teknik Üniversite yerine, Edebiyat Fakültesi”nin Fransız Dili ve Yazını Bölümü”ne yazıldım, sınavsız; sözümona ikinci yıl daha çok çalışıp girecektim İTÜ sınavına; ama okulumu benimsedim, kaldım; yerleri tırmalayarak da olsa, Fransızca”yı öğrendim, öğretmen-çevirmen oldum.
Bakın burada ilginç bir rastlantı daha var: Sarıkamış”ta, ilkokulda sınıf arkadaşım Ayla Güventürk”ün babası sevgili Faruk Güventürk, “De-ci De-la” adlı kitaptan ilk Fransızca derslerini vermişti bana; yazgı bizi yıllar sonra İstanbul”da buluşturdu, 27 Mayıs Devrimi”nden sonra Belediye”de iş bulup okulumu bitirmeme de yardım etti; ama Fransızca öğretmeni olduğumu da, çeviri yaptığımı da öğrenemedi yazık ki.
Olasılık o dönemde büyük bir armağan daha vermişti bana: Türkiye”nin gözbebeklerinden Sabahattin Eyuboğlu çeviri dersine geliyordu; ve Eyuboğlu ailesi sonra Ruhi Su ile iyice yakınlaşmamızı da sağlayacaktı.
Okulda Zonguldaklı bir arkadaşım vardı, İrfan Yalçın¸sessiz, içine kapanık bir insandı, çok okurdu, parasal durumu benden iyiydi; her gün öğlene dek derslere girer, öğleden sonra çıkınca Sahaflar Çarşısı”na uğrardık; dükkanların önünde bir tahta tezgahta kitap satan fötr şapkalı delikanlı dostumuz olmuştu; adı Arslan Kaşnardağ idi; felsefe okumuştu, ama solcu bilindiği için eğitime girememiş, kitap satıcısı olmuştu; İrfan ondan ucuz Fransızca kitaplar alırdı, birlikte okurduk. Bu tanışıklık da sonradan yazgım üzerinde etkili oldu; 63-65 arasında askerlik yaparken bir hafta sonu uğradığımda, Alpaslan benden çeviri istedi; Jean Wahl”in Varoluşçuluğun Tarihçesi ile yazın dünyasına adım attım.
Bu ilk kitap, asker arkadaşım Ergin Ertem”in beni Memet Fuat”a götürmesine yol açtı; Sartre”ın Baudelaire”i ile başlayan dostluğumuz De Yayınevi kapanana dek sürdü.
Orada Türk yazın dünyasının bütün ünlü insanlarıyla tanıştım; bunlar arasında Cevat Çapan da vardı elbet; Çapanlar bir gün Bebek”teki evlerine çağırdılar, l964 yılıydı; yiyip içerken Cevat makaralı Uher”ine bir bant koydu: feleğim şaştı; inanılmaz bir ses, o güne dek hiç işitmeğim türküleri, işitmeğim biçimde söylüyordu. Ruhi Su”ya vurulmam böyle oldu. Derken ilk 45”lik plağı çıktı, hemen aldık, günde belki on kez dinlemeye koyulduk.
İşte burada işe yeniden Eyuboğlu ailesi karıştı: onların yakın dostu, Yelken Dergisi”ni çıkaran Karadenizli”nin Karaköy”de, Tatlıcılar Han”ın altında Reis Merhaba adında bir kulübü vardı; Ruhi Bey her hafta orada türkü söylüyormuş. Nişanlım Özden Soytürk”le hemen oraya koştuk; ayrıca onun yakın arkadaşları Serpil-Sevil Kral kardeşleri de zaman zaman götürmeye başladık. İlk ağızda Ruhi Bey”in başına getirilenleri bütün ayrıntılarıyla bilmiyordum elbet; ama sesi, türküleri, kişiliği bizi öylesine etkilemişti ki, 1965”te Özden”le evlenirken, tanığım Ruhi Su idi.
Bir süre Reis Merhaba”ydık her Çarşamba; o dönemde paramız o kadar bol değildi, Ruhi Bey aracılığıyla kulüp sahibine bir öneride bulunduk: gerekirse bize içki vermesin, ama parasını alsın, karşılığında bütün gece orada bulunmamıza izin versin. Çok efendi insandı, içkimizi de verdi, gece boyu kalma iznini de.
Sonra ne olduysa, kulüpten ayrıldı Ruhi Bey; biz de ardından; Taksim”de bir tiyatrocunun işlettiği Kent Kulüb””e geçtik; orada da unutulmaz akşamlar yaşadık. Derken Beyoğlu”nda, şimdi Ortaoyuncuları”nın çalıştığı pasajdaki başka bir kulübe aktar olduk.
Ve 12 Mart 1971”de gerçek balyoz indi tepemize: 1960 öncesindeki gibi, yazılı olmasına gerek bulunmayan bir yasak Büyük Usta”nın, o yaşta, bu gece kulüplerinde bile ekmeğini kazanmasını engelledi.
Biz de uyuşturucudan daha köklü biçimde alışmışız bu sese, yoruma; NE YAPACAĞIZ? Benim aklıma bir çözüm yolu geldi: ortak dostlarımız Evin-Mekin Dinçer çiftine bir öneride bulundum: Ruhi Bey¸ kulübe gelir gibi, bir hafta onların evine gelsin, bir hafta bizimkine, türküler kesilmesin.
Ama yine hepimizin olanağı sınırlı olduğundan, çağıracağımız dostlar yemeklerini yesin, içkilerini alıp öyle gelsin; yalnız Ruhi Bey”e yemek verelim. Öyle de yaptık.
Ruhi Su, güneşle özdeş insanlardandı, kendisindekini almaya hazır herkese düşünmeden, esirgemeden saçardı. Çarşamba buluşmaları sürerken, günün birinde kendiliğinden, bir de Pazarları buluşmayı önerdi; buna Özden”in, Sevil”in ve benim dışımda kimseyi çağırmayacaktım ve hazırladığı türküleri banda alacaktım. Bu inanılmaz bir armağandı: çünkü Ruhi Bey işinde çok ama çok titiz bir insandı; tok karnına hiçbir zaman türkü söylemezdi; çalışmadığı türküyü ne yapsanız söylemezdi; ayrıca sesinin gelişigüzel alınmasını, dağıtılmasını da istemezdi.
Öneri çok olağandışıydı, ama büyük bir engel vardı: henüz sesalma makinem yoktu; burada da dostumuz Abdurrahman yetişti imdada. Grundig marka teybini seve seve ödünç verdi; ilk yıl türküler bununla alındı; sonra anneciğim bana Almanya”dan bir Telefunken getirdi. Böylece dört beş yıl düzenli buluştuk, türküleri kaydettik, beğenmezse yeniden aldık.
O arada Ruhi Bey”in bir isteği daha vardı; bu bandın kopyasını kimseye vermeyecektim. Oysa 12 Mart”ta başlayan baskı, arama tarama, ezme sürüyordu; bu altın değerindeki bandı alıp götürebilirlerdi. Dolayısıyla, bir kez buyruğunu dinlemedim, bandın bir kopyasını Dinçerler”e, bir kopyasını da Sıdıka Abla”ya verdim,
Derken 12 Eylül”de ikinci balyozu indirdi ABD oğlanların eliyle; ve sevgili Ruhi Su”nun herhangi bir yerde türkü söylemesi de, yurt dışına çıkışı da yasaklandı.
Neyse ki, sevgili Sabahattin Eyuboğlu ve Hâlet Çambel”in girişimleriyle, ilkin dörder 45”lik basılmaya başlanmıştı; sonra uzunçalara geçildi; bu çevrede plak paralarını önceden topluyor, Ruhi Bey”e veriyorduk; o da gidip plağını bastırıyordu.
Dolayısıyla, şimdi artık cd biçiminde basılan yapıtlarının Zeybekler”e dek hepsinin oluşumuna, doğumuna tanıklık ettik; çıkış sevincini yaşadık.
80 Sonrası, son uzunçaları Dadaloğlu üzerinde çalışıyordu; araştırdı, çalıştı, bitirdi; iki kez de dinleme talihine erdik o sıra dışı uzunçaları. Ama büyük talihsizlik, ne bizim evde, ne bir dostun evinde kayda almayı başaramadım.
Ve o güzelim başyapıt Ruhi Bey”in beyninde sonsuza karışıp gitti.
80 güllesinden sonra, evine kapanıp bir bakıma bitkisel yaşama sokulmasının ardından, Milliyet Gazetesi, onun adını anmadan, Genco Erkal”ın Dostlar Tiyatrosut”ndan gericiliğe sıçrayan bir şaşkının yaktığı Şan Sineması”nda bir geceye çağrılmıştı; daha başka etkinliklerden sonra adı duyurulduğunda bütün salon ayağa fırladı, bitmek bilmeyen bir alkış başladı; Ruhi Usta, sazı bağrında, yontu gibi durdu, sayısız kez selamladı bu çoşkulu topluluğu. Alkışlar dinip yerini alabildiğinde, heyecandan eli ayağı tutmaz olmuştu, o güzelim gür sesi çıkmıyordu. Ancak birkaç kez selamlayabildi kendisini sevenleri. Doktoru ve akrabası Ünal gerekli hekim denetimini yaptı, dinletiyi sürdürmemesini salık verdi. Ve bu o güzeller güzelinin halkının karşısına son çıkışı oldu.
Ondan sonra, artık sazını tutamaz, türkü söyleyemez olmuştu; üstelik çoğu dost geçinen hekimler bir türlü doğru tanı koyamadılar, bir dizi hastalık üzerinde dolaşıldı; kanser tanısı konulabildiğinde çok geçti, hastalık bütün bedenine yayılmıştı. Bütün yapabildikleri, Cerrahpaşa”da, morfinle acılarını azaltıp son yolculuğa uğurlamak oldu.
Ömür boyu süren yasaklar, kısıtlamalar, olanaksızlıklar, bir ülkeye, yeryüzüne kırk yılda bir gelebilecek bu Büyük Usta”nın ne operalarda görev aldığı dönemden, ne radyoda türküleri yorumladığı dönemden, ne de devrimci yığınları yanardağ gibi coşturduğu dönemden tek bir görüntülü dinletisini bırakmadı Türk halkına, dünya sanatına.
Yalnız, çok şükür, Avustralyalı emekçilerin çağrısı üzerine gittiği o ülkeden 25 dakikalık bir dinleti kaldı elimizde; bunu da, Sıdıka Abla, bütün üstelemelerime karşın, bir cd”ye çektirip halkımıza ulaştırmadı.
Ama başka önemli bir işi başardı; 70”li yılların başında bizim evde alınan türküleri de, sağda solda dost evlerinde doldurduğu bütün bantları da topladı; yaşadığı sürece Rui Bey”in bütün uzunçalarlarını kaydetmiş olan sevgili kardeşimizin hünerli elleriyle cd”lere geçirtti. Şimdi Türkiye”nin dört bir yanındaki büyük dükkânlarda rahatça bulup alıyorsunuz onları.
İstanbul”da ya da Assos”ta onları sık sız dinliyoruz elbet; ve olasılık-gereklilik ikilisine sonsuz teşekkürler ediyoruz; ülkemizin güzelim türkülerinin bu eşsiz yorumlarının saptanmasına, saklanmasına, halkımıza sunulmasına tanıklık edebilmemize izin verdiği için bir kez daha sonsuz bir mutluluk duyuyoruz.
Ne kendimizi ısmarlayabilirdik, ne yazgımızı; Ruhi Su adındaki üstünyetenek, 20. Yüzyılın başında, Anadolu”ya Mustafa Kemâl adındaki benzersiz varlık gelmemiş olsaydı, bir öksüz-yetim olarak bilinmeyen bir kıyıda eriyip gidecekti.
Gördüğünüz gibi, olasılık-gereklilik ikilisi halkaları birbirine öyle ekledi ki, hem o eşsiz yorumcu oluştu, hem biz onun dizinin dibinde yaşama talihine kavuştuk.
Ve insanlar içinden değerbilir bir kardeşimiz, İsmet Arslan da bu öykünün size ulaşmasını sağladı.
Berfin/Bahar, Eylül 2010, s.151.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder