Geçen yıl, 29 Ekim’de, sevgili Dilek Evcilmen ile Hicran Karabudak’ın konuğu olarak Antalya’ya gittiğimizde, can dostumuz Yılmaz Dikbaş bizi bir an bile yalnız bırakmamıştı; güzelim akşamlardan birinde, hoşbeş sırasında, Mustafa Kemâl Atatürk’ün, Sakarya Meydan Savaşı sırasında kurmaylarıyla yaptığı bir konuşmayı anlatmıştı; kendisi Bursa Merinos fabrikasında yöneticilik yaptığı için, konuyu yakından biliyordu. Okurlarımla paylaşmak üzere, öyküyü ondan bir daha anlatıp yazıya dökmesini rica ettim, aşağıdaki satırlar geldi:
“Mustafa Kemâl Paşa, kendi kurduğu Meclis’ten, ordularına üç ay daha başkomutanlık yapabilme iznini uzun ve çetin geçen tartışmalar sonrası almış, askeri denetlemek üzere cepheye gitmiştir.
Ordu, Sakarya’nın doğusuna çekilmiştir. Burada toparlanıp vakti geldiğinde düşmana saldıracaktır.
Meclis’te, Mustafa Kemâl Paşa’nın kazanamayacağına inanan, belki de kazanmaması için dua eden bir grup mandacı bulunmaktadır.
Büyük yenilgi sonrası Rusya’ya kaçan Enver Paşa, orada sotaya yatmış, Mustafa Kemâl Paşa’nın yenildiği haberini beklemektedir…
Mustafa Kemâl Paşa, cepheyi denetledikten sonra kurmaylarıyla oturur, her zamanki gibi konuşmaya başlar.
Vakit, gece yarısı sonrasıdır…
Subaylar, Başkomutanlarından alacakları yeni derslere hazırdır.
Mustafa Kemal Paşa, konuşmaya şöyle bir soruyla başlar:
“En iyi kumaşın, İngiliz kumaşı olduğunu biliyorsunuz. Peki, bunun nedenini hiç düşündünüz mü? Neden en iyisi İngiliz kumaşı?”
İçinde bulundukları koşullarla hiçbir ilgisi olmayan bir soruyla karşılaşmış olmanın ilk şaşkınlığını üzerinden atan bir subay cevap verir:
“İngiliz kumaşı, ipek gibi ince ve yumuşaktır da ondan”
Mustafa Kemal Paşa, soruları sürdürür:
“Doğru. Peki, bir yünlü kumaşı ipek gibi ince ve yumuşak yapan nedir?”
“…………….”
“Ben söyleyeyim. O kumaşın dokunmasında kullanılan ipliktir. İplik ne kadar ince olursa, kumaş da o kadar ince ve yumuşak olur. Peki, bir ipliğin ince olması neye bağlıdır?”
“…………….”
Gece yarısı sonrası cephede, Mustafa Kemal Paşa kurmaylarına, günümüz Ege Üniversitesi Tekstil Fakültesi birinci sınıf öğrencilerine ders verir gibi anlatıyı sürdürür:
“Bir ipliğin ince olabilmesi için, onu oluşturan elyafın da ince olması gerekir. Peki, hangi tür koyunun elyafı incedir?”
“…………….”
“Bizim Anadolu koyunlarının, özellikle de Doğu Anadolu koyunlarının elyafı kalındır. Bu nedenle, bu koyunlardan elde edilen elyaftan üretilen iplikler kalın olur, bunlardan kalın ve kaba kumaşlar, halı ve battaniyeler dokunur…Dünyada en ince elyaflı koyun, Avustralya’da yetişen, adı da Merino olan koyundur. İşte, İngilizler Merino koyununun yününü ithal edip bundan önce iplik yapar, sonra da ünlü kumaşlarını dokurlar…Şimdi bir soru: Bizim de İngiliz kumaşı gibi ince kumaş üretebilmemiz için gereken nedir?”
“Avustralya’dan Merino yünü ithal etmek.”
“Evet, ama o çok pahalı ve dışa bağımlı bir yoldur. Ben şunu düşünüyorum…Zaferden sonra mensucat sanayisine önem vereceğiz. Avustralya’dan canlı Merino koyunu satın alacağız. Bizim Marmara bölgesinin koyunları, elyafı en ince olan koyunlarımızdır. İşte, Avustralya’dan alacağımız Merino koyunlarını bizim Marmara bölgesi koyunlarıyla çiftleştireceğiz. Doğacak koyunları de yine Merino koyunu ile çiftleştireceğiz. Böyle böyle, Avustralya’nın Merino koyununa yakın bir tür melez koyun elde edeceğiz, adına da Merinos koyunu diyeceğiz…Bizim Merinos koyunundan elde edeceğimiz yapaktan önce iplik, daha sonra İngiliz kumaşı ayarında kumaş üreten bir fabrika kuracağız. Üretilecek kumaşa da Merinos kumaşı diyeceğiz…”
O gece cephede, Mustafa Kemal Paşa, Bursa Merinos Fabrikası’nın temelini atmış oluyordu…
Ben bu anıyı okuduktan sonra, kendi kendime şu soruyu sordum:
O gece cephede, Mustafa Kemal Paşa’yı dinlerken, kurmaylarının kafasından acaba neler geçiyordu?
“Biz burada ölüm kalım savaşının eşiğindeyken, Paşa tutmuş bize mensucat sanayisinden, İngiliz kumaşı kalitesinde Merinos kumaşı üretecek fabrika kurmaktan söz ediyor!”
diye düşünmemişler midir?
Mustafa Kemal Paşa, ufkun ötesini görebilen devrimci bir dehaydı.
Zaferi kazanacağını da biliyordu, zaferden sonra neler yapacağını da…”
Evet, öyle, kim olduğunu, nereden gelip nereye gitmek istediğini, oraya varınca ne yapacağını bilmeyenler ne o anki sorunları çözebilir, ne de yarınkileri. Üstelik Mustafa Kemâl gibi üstünyetenekliler, bunu hem yerel, ulusal açıdan bilirler, hem evrensel açıdan.
Başta ABD’deki bir avuç sülük, bütün dünya sömürücülerinin Marx’ı, Lenin’i etkisiz kıldıklarına karar verdikten sonra, şimdi olanca hırslarıyla Atatürk’ün adını bile belleklerden silmeye girişmeleri bu yüzden.
Onlar kazanırsa, yeryezünde insanın öyküsüün yazacak kimse kalmayacak; Atatürk, Fidel, Chavez kazanırsa, belki hak etmedikleri hâlde, sülükler bile kurtulacak.
*
Zaman nasıl da hızlı akıyor? Sevgili Ruhi Su aramızdan ayrılalı 25 yıl olmuş bile.
Büyük Usta’yı anmak üzere, 20 Eylül akşamı Etiler’de, Boğaziçi Ünivesirtesi öğrenci yerleşkesinde toplandık; İrfan Ertem her zamanki çalışkanlığıyla bir görsel sunum ve sergi hazırlamıştı Usta’nın yaşamını özetleyen. Ardındanuhi Su Dostlar Korosu’nun dinletisinin arasına serpiştirilmiş konuşmalar yapıldı. Koro’nun eski-yeni üyeleri inançla, coşkuyla söylediler türkülerini. Her şey Büyük Usta’ya yakışır düzeydi.
İnsanın içini burkan tek yan, aslında Boğaziçi Üniversitesi gibi bu geceyi düzenlemesi hiç beklenmeyecek bir kurumda okuyanların önyargıları yıkarak Ruhi Bey’i anmasının güzelliği, güzel, olanaklı salonun yarı yarıya boş olması; daha da acısı, her zamanki gibi, hep orta yaşın üzerinde insanların gelmiş, genç izleyecilerin türküleri de, ülkemizin devrimci bir yaklaşımla sorunlarıın çözme ararıyışını da önemsememiydi.
Bir küçük eksiklik de, geceyi düzenleyenlerin, katılıp sesleri, sazlarıyla o akşamı yaratanlara Büyük Usta’nın simgesini taşıyan birer anı vermesine karşılık, konuşanların bundan yoksun bırakılmasıydı.
Aynı hafta ikinci anma Ütilla İlhan Kültür Merkezi’nde 26 Eylül’de yapıldı; buna da bir dizi konuşmacı ve türküleriyle sevgili Yusuf Başaran çağrılmıştı.
Atilla İlhan Kültür Merkezi’nde birg ün önce, İsa Çelik’in çok anlamlı, bilinçli bir sergisi açılmıştı: sevgili İsa, Türkiye Gençlik Birliği üyelerinin Bismil’in Arslanoğlu köyünde yaptıkları ilkokulun açılış törenine gitmiş, köyün, orada yaşayanların çok duyarlı resimlerini çekmiş; merkezin salonunda sergiliyor; mutlaka gidip görün benim yazı basılana dek durursa.
Biz serginin açılış günü de oradaydık; gelenler sığmadı, ortaık ana baba günü oldu; yakışan da buydu elbet.
26’sında anma toplantısına gittiğimde, toplantı salonu yine hınca hınç doluydu; meğer TGB’nin toplantısı varmış; kapılardan taşan gençler, inançla, coşkuyla devrim yeminleri içtiler. İçimden, bakalım bu kalabalığı yarıp kürsüye nasıl ulaşacağız diye merak ediyordum; ama o da ne, saat 17’de, patır patır inip gittiler. Oysa merkezin bütün duvarlarında o saatte orada Ruhi Su’nun anılacağı duyurulmuştu. Demek ki gençlerin, hem de devrimci gençlerin, müzikle, Ruhi Su’yla iglileri yoktu.
Bense, kalsalardı onlara, Mustafa Kemâl’in, Sakarya Meydan Savaşı sırasında, gece yarısı, yarınki Türkiye Cumhuriyeti’ni bütün öğeleriyle kurup yaşatmak üzere Merinos koyunundan söz edişini anlatacaktım; yine anlattım elbet, ama biz konuşmacılar 5 kişiydik, merkezin sergi salonu-kahve bölümünde oturanlardan da 10 kişi geldi, işte ancak onlara aktarabildim bu değerli anıyı.
Anlayacağnız, başta CFR’deki sülükler, yeryezünden ulusları, ulus bilincini silip atmak isteyenler epey yol almışlar; devrimci olduğunu söyleyen, bu yolda ant içen gençler bile kopup gitmiş geçmişlerinden, türkülerinden, ustalarından. Ne yazık!
*
Avutucu türküyü sevgili Ali Yüce’den seçtim.
KELOĞLAN ÖYKÜLERİ
Sordu bir ak gül
Al yanaklı bir kıza
Sen mi beni kokluyorsun
Ben mi seni
Vurdu tekmeyi bebek
Anasının karnına
Sen mi beni büyütüyorsun
Ben mi seni
Sordu Keloğlan
Peri padişahının kızına
Niye bunca yavaş yürüyorsun
Güzelliğin yere dökülür diye mi
Ödünç ses istedi
Bir hindi bir bülbülden
Veremem dedi bülbül
Siyasetle uğraşmıyorum ben
Yeter artık dedi
Kara toprak mavi göğe
Değişelim yerlerimizi
Sırtım delindi yatmaktan.
1972.
Not: Yazıyı bitirdikten sonra, yolda Ilgın Su’ya rastladım; geçen sayıdaki yazımı okuduğunu, bir ayrıntıya değinmek istediğini söyledi: Ruhi Bey’in Avustralya Gezisi’nin cd hâlinde basılıp dağıtılmamasının, Sıdıka Abla’nın bunu hiç düşünmemiş olmasından değil, yayın haklarının pahalı olmasından, Vakfın da buna gücünün yetmemesinden ileri geldiğini anımsattı. Çok haklıydı elbet; yazımda bu noktayı hesaba katmamıştım. Şimdi düzeltip duyuruyorum.
Ama ikinci dileğim, sevgili Ziya Şav’ın Boğazda’ki yalıda kaydettiği ilk bandın cd’ye çekilmemiş olması konusundaki üzüntüm sürüyor; bu konuyu Sıdıka Abla ile birkaç kez konuşmuştuk; plak ya da cd basımcılarının, oradaki türküler başka yerlerde kullanıldığı için buna sıcak bakmadığını söylemişti. Bu açıdan ele alındığında, yaşarken kendisinin doldurduğu, ölümünden sonra da Sıdıka Abla’nın gün ışığına çıkardığı cd’lerde de kimi türküler pek çok kez yinelenmiştir; bunun sunulan yeni güldesteye hiç zararı yoktur bence, çünkü Ruhi Bey türkülerini Batı müziğindeki süitler gibi düşünüp tasarlar yorumlardı: gerek söz, gerek ezgi açısından gerekliyse, birçok yerde yinelenirlerdi dolayısıyla.
Sevilcim¸ çalışma odamızdaki bellek tahtamıza Marx’ın bir özdeyişi yazıp iğnelemiş: tarihte bir şey öyle olmuşsa, başka türlü olamadığı içindir.
O yüzden, şu çalkantılı dünyada, elimizdekilere bin şükür.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder