6 Ocak 2013 Pazar

ATATÜRK’ÜN GÖZÜNDE KÖYLÜMÜZ

ATATÜRK’ÜN GÖZÜNDE KÖYLÜMÜZ

Sevgili Doğu Perinçek, anamalcı düzensizliğin yeryüzünde yaşayan insanları uyutmak üzere dilinden düşürmediği hukuku yüzlerce yıldır yapageldiği üzere bir kez daha ayaklar altına alarak kapatıldığı Silivri’de boş durmuyor elbet; 7 Ocak 2010’da bitirdiği, Kelamist Devrim’in 7. kitabı Toprak Ağalığı ve Kürk Sorunu adlı çalışmasında hangi konuyu ele aldığı açıkça belli.
Kendini “kimsesizlerin kimsesi” olarak tanımlayan Ulu Önder , daha Büyük Saldırı’nın hazırlıkları yapılırken, 1 Mart 1922’de Meclis kürsünde şunları söylüyor:
“Türkiya’nın hakiki sahibi ve fendisi, hakiki üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstahak ve lâyık olan köylüdür. Dolayısıyla Türkiya Büyük Millet Meclisi hükümetinin istisadî siyaseti bu asli gayeyi elde etmeye yöneliktir. (…)
Hakikaten, yedi asırdan beri cihanın muhtelif taraflarına sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna karşılık daima hakaret ve aşağılama ile mukabele ettiğimiz ve bunca fedakarlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık ve cabbarlıkla uşak menzilesine indirmek istediğimiz bu asli sahibin huzurunda bugün bir hicap ve ihtiramla hakiki vaziyetimizi alalım.”
1937 yılında çiftliklerini (şimdi satıp savurduğumuz çiftliklerini) hazineye bağışlarken İsmet İnönü’ye bir telgraf çekiyor; Meclis kürsüsünde okunan tel şöyle:
“Hatırlarsınız, Türk köylüsünün Türk’ün efendisi olduğunu söylediğim zamanı. Ben o efendinin arzu ve iradesi altında senelerden beri çalışmış olan bir hadimim (görevliyim). Sözkonusu hediye yüce Türk Milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm hediye karşısında hiçbir değer taşımaz. Ben gerektiği zaman en büyük hediyem olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim.”
Türk köylüsü konusunda neler düşündüğünü, ne yapmak istediğiniyse Mahmut Esat Bozkurt’un şu anısı çok iyi yansıtıyor:
“Bir gece beraber oturuyorduk. (…) Atatürk, Türk köylüsünü ‘efendi’ yerine getirmedikçe memleket ve millet yükselemez, dedi.
Bir de hatıra anlattı:
“- Ben Bulgaristan’da ateşemiliterdim. Çaylı-danslı bir pastanede oturmuştum. İçeriye temiz giyinmiş, ayağı çarıklı Bir Bulgar köylüsü geldi, oturdu. Masaya vurdu. Kimse aldırış etmedi. Hattâ bir an önce gitmesini arzu eden bir yüz takındılar. Bir daha vurdu; ayağını da vurdu. Garsonlar gelip:
“- Burası sizin değil, dediler. Nihayet patron geldi. ‘Çık buradan’, dedi. Köylü:
“- Kimi nereden kovuyorsun? Bulgaristan benim sabanımla ve tüfeğimle yaşıyor, utanmaz adam.
Polis çağırdılar. Ona da aynı cevabı verdi. Polis bir şey yapamadı, dışarı çıkıverdi ve pasta reçel getirdiler.
“ İşte, dedi, Türk köylüsünü bu hâle getireceğiz.”
Mustafa Kemâl Atatürk’ün bu konuda ne kadar içten ve kararlı olduğunu belirtemeye gerek yok aslında; yurdun dört bir yanı düşman çizmesi altında ezilirken, düşmanı denize dökmek büyük çoğunluk için düşün bile ötesinde boş bir hayâlken, ben devlet eliyle kurulup yürütülecek toplumcu düzeni amaçlıyorum diye bu benzersiz insan yazık ki yapayalnızdı; adlarını birer birer sıralamaya gerek yok, en yakınından en uzağına, çevresindekilerin hepsi, ama hepsi tutucu, korkak, kolaycı, günoğlucu adamlardı. Küba’daki gibi köyden köylüden başlayarak bütün toplumu yeniden, çağdaş, bilimsel bir eğitimle ışığa kavuşturacak Köy Enstitüleri’nin ayrılmaz parçası toprak dağıtımını, köylülerin üretim ortaklıklarında toplanmasını yaşadığı on beş yıl boyunca her Millet Meclisi açılışında canı yana yana istese de dinletemediği, uygulatamadığı için; daha 1919’da, o Anadolu’yu kurtarmak üzere Samsun’a gitmeyi tasarlarken, bugün de yerli yabancı bütün uyutucu kaynakların inatla sağ kolu, can yoldaşı saymayı sürdürdükleri İsmet Paşa, başka bir paşaya, Kâzım Karabekir’e “aman sevgili Kâzım kardeşim, sen de beni destekle, şu çılgın Mustafa Kemâl’i halkın önüne düşüp Anadolu’yu bağımsızlığa kavuşturma hevesinden vaz geçirelim” diye mektup yazdığı için; ve bu yanlış görüş ve inancından (?) gözünün önünde dökülen yüz binlerce insanın kanına karşın milim şaşmayarak 1939 Nisan’ında, Atamızın ölümünden topu topu beş ay sonra ABD’ye ve soyguncu-sömürücü Batı Avrupa ülkelerine Lozan’da kazanılanları altın tepside sunmaya giriştiği için bu acıklı durumdayız şimdi.
Sırtlan Lord Curzon’un Lozan’da masa başında söyledikleri ne yazık ki birer birer gerçekleşti 1939 Nisan’ından sonra; aslında küresel harakiri yaptıklarını hiçbir zaman göremeyen anamalcı yalan ve talancılar verilen her ödünün ardından on kadın istediler, istemekteler: Türkler toptan ölseler, yeryüzünden silinseler, yetmez bu tanıma sığmaz canavarlara.
Üstelik, canavarlık artık Türklerle de yetinemiyor, yeryüzündeki insanların onda dokuzunu pislik, mikrop gibi görüyor; atom ya da hidrojen bombası atıp temizlemek ellerinde gerçi, ama küçük bir sakıncası var: öldürücü ışınlar atılan yerde kalmıyor, atanın tepesine de dönebiliyor.
Öyleyse, atom bombasından ya da zehirli gazdan daha yavaş çalışan yeni bir DDT’yi yürürlüğe sokmalı: GDO’lar. Türeyim gözeleri üzerinde oynanmış ürünleri yediririz, yavaş da olsa kısırlaşır, kanser olup ölürler. Dünya da biz Tanrı’nın seçkin, gözde yaratıklarına kalır!
*
İş Bankası Kültür Yanları, Rûken Kızıler yönetiminde sürdürdüğü Modern Klasikler Dizisi’inde José Saramago’nun Kopyalanmış Adam’ını bastı; kitabı dilimize Emrah İmre kazandırmış; görsel tasarım Birol Bayram’ın; kitabın okura yanlışsız ulaşmasını Devrim Yalkut sağlamış.
Bir tarih öğretmeni, kiraladığı video kasetinde kendisine tıpatıp benzeyen bir oyuncuyla karşılaşıyor; çok meraklanıp adamın oynadığı bütün filmleri ediniyor; sonra da onunla tanışmak üzere aramalara başlıyor; roman, bu arayışın öyküsü.
*
Ulusdağı yayınları çok ilginç bir kitap bastı: Yılmaz Polat’ın CİA Pençesinde Açılım’ı.
ABD’nin başımıza getirdiği yöneticiler, küresel soygun kesintisiz-engelsiz sürebilsin diye birbiri ardından açılımlar atıyorlar ya önümüze; işin aslını anlatıyor Yılmaz Polat.
*
Gittikçe çoraklaşan film dünyasında, Beyoğlu Sineması’nda Costa Gavras’ın Cennet Batı’da adlı filmini görünce koştuk elbet; Gavras alabildiğine can yakıcı, can alıcı bir konuyu ele almış: doymak bilmeyen anamalcı Avrupalıların, ABD’lilerin gittikçe yoksul ve umutsuz bıraktığı dünya ülkelerinden Avrupa’ya aş, iş, yuva bulmaya koşanların öyküsü.
Anamalcı yalan-talanın kaçınılmaz uzantısı olan serinkanlı sülüklerce avuç dolusu paraları soyulan, hayvan sürüsü gibi derme çatma teknelere bindirilen; beklenmedik bir anda yüzüstü bırakılıp kıyı koruma görevlilerinin silahlarına savunmasız teslim edilen; kurşunla vurulup kurtulamazsa, karanlık sulara atlayan, ta uzaklarda ışıkları seçilen evlere doğru umutsuzca kulaç atan insan kardeşlerimiz.
Bunlardan güzel gözlü birinin bir çıplaklar kampına çıkışı; gözlerinin güzelliğinden ötürü burada karşılaştığı kadın ya da erkeklerden gelen cinsel çağrılar; Paris’i ulaşmak üzere yollara düşmesi, ve kurtuluşun canlı simgesi saydığı bu kentte yaşayacakları.
Evet, gerçek, can alıcı bir konuyu ele almış Gavras; ama her zamanki ödüncülüğüyle, işin duygusal yanlarını kaşıyıp bıraktı; o da yazılı ya da görsel anlatım dünyasındaki sayısız benzeri gibi, bu çarpıcı konuyu kendi adını parlatmak üzere kullandı, insan kardeşlerine hastalığın kökenini ve çözüm yollarını göstermedi. Gösteremezdi zaten, çünkü ülkesi Yunanistan anamalcı çözümsüzlüğün batağında kıvransa da, o da henüz AB’nin dünyanın soyulan halklarının sırtından sürdürdüğü sanal rahatlığın keyfini süren küçük azınlık içinde yer alıyor.
Ona da, sinema sanatına da, dünyamıza da ne yazık!
*
Onun için gelin biz sözümüzü olup biteni olduğu gibi görüp söyleyebilen bir Türk’le. Ozan Ali Yüce’yle bitirelim.
TANRILAR PARLAMENTOSU

Keman gibi bir kız
Kız gibi keman çalıyor
Birbirine karışıyor sesleri
Telleri birbirine dolanıyor
Hangisi keman hangisi kız
Kız mı kemanı yoksa
Keman mı kızı çalıyor

Deniz gibi bir kadın
Kadın gibi bir denize giriyor
Birbirine karışıyor suları
Dalgalar birbirini kucaklıyor
Hangisi deniz hangisi kadın
Kadın mı denize giriyor
Deniz mi kadına giriyor

Deniz gibi kadın
Keman gibi kızın nesi
Hangisi kız hangisi kadın
Hangisi hangisinin annesi
Soruyorum söylemiyor
Tanrılar tanrısı deniz
Tanrılar toplantısına giriyor

Bin yıldır bekliyorum
Çıkmıyor dışarı Zeus
Toplantı uzadıkça uzuyor
Büyüdükçe büyüyor tartışma
Tanrılar tekme tokat
Ana avrat birbirine giriyor

Aslında ne kız kemanı
Ne keman kızı çalıyor
Kendi kendini çalıyor çalgılar
Şarkılar kendi kendini söylüyor
Sakin olun tanrı beyler
Siz de kim oluyorsunuz
Dünyanın bodrum katında
İnsan insana tapıyor

Dünya kirlenmesin diye
Akdeniz’i yıkıyor Afrodit
Dalgalarla sevişirken
Memeleri denize düşüyor
Tanrılar bahçesinde
Kendi kendini bıçaklıyor gül
Menekşe menekşeyi boğuyor

Kafdağı’nın tepesinde
Kendi kendini yakıyor Anka kuşu
Şiirime karışıyor külleri
Erkek tanrıların yatağında
Her gece ölen dişi tanrı
Her sabah yeniden doğuyor
Kızoğlan kız doğuyor
Kafam şişti düşüne düşüne
Belleğimin dibi delindi
Söylesene yahu Şadan
O tanrıçanın kızlık soyadı neydi

Nere gitsem nasıl etsem
Ağzımdan çıkan bir sözcük
Kargalara yem oluyor
Kulağına gidiyor tanrıların
Akşam yoksul yatıyor yatağına
Bir ulusal soyguncu
Sabah varsıl uyanıyor

Tanrılar parlamentosunda
Yepyeni bir yasa taslağı
Tanrı hakları tanrıça hakları
Tilki tavşan çakal hakları
Koskocaman bösböyük tanrılar
Ana avrat birbirine giriyor
HIRSIZ MIRSIZ ÖZGÜRLÜĞÜ
SOYGUNCU MOYGUNCU HAKLARI
Alkışlarla yürürlüğe giriyor.
1992.
Berfin/Bahar, s.149. Temmuz 2010.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder