“BU ÖZGÜR BİR DÜNYADIR”
Bu, İstanbul Film Şenliği’de seçtiğimiz üç filmden birinin adı; Ken Loach
çekmiş; Loach, günümüz dünyasında insanı gerçekten şaşırtmayı sürdüren ender bir
avuç insandan biri: küçük Küba’nın dışında hemen bütün dünya anamalcı zorbalığa
teslim olmuş, çıldırmış, o bu ortamda hâlâ dürüst, tutarlı, sorumlu. Olacak şey
mi?
Film Polonya’da başlıyor, Ange diye çağrılan Angela, oraya yeni köle pazarına
gelmiş, her uğraştan her yaştan eski emekçi yeni köleler arasından, üstelik avuç
dolusu haracını vererek İngiltere’ye hanımların beylerin ayak işlerini yapmaya
gönderilmek için çırpınan talihsizleri ayıklıyor.
Başka bir sahnede onu, kalabalık bir barda görüyoruz; seçilenler arasından
şakacı bir oğlanla konuşurken, az ilerideki masada oturan hoyratlar sesleniyor,
ister istemez gidiyor, hart diye poposu avuçlanıyor; çığlığı basıp avuçlayanın
suratına içkiyi fırlatınca köle devşiriciliğinden oluveriyor.
Sonra Rose adlı arkadaşıyla kafa kaya verip kendisi köle pazarlayıcı olmaya
girişiyor; o arada, 25 yaşında emekli olup elinde bira bardağı televizyonun
karşısına çakılmış eşi hiç ilgilenmediğinden, biricik oğlu okulda uyumsuzluk
yapmaya başlıyor, anasına yosma diyen başka bir oğlanın çenesini kırıyor;
dolayısıyla oğluyla da ilgilenmesi gerek. 30 yıldır aynı işte çalışmakla
suçladığı babasıyla anasının uyarılarını dinlemek şöyle dursun,
sinirleniyor.
Köle pazarlama işini kuruyor; başında en azından belgesi pasaportu olanları
bulup işverenlere götürüyor; ama işverenler de İMF’nin, Dünya Bankası’nın,
serbest piyasanın sillesini çoktan yemiş; kimse zamanında ödeme yapmıyor; kabak
bunların başına patlıyor. Rose yâni Gül uyanık, epey para biriktirmiş; keşke
bunları ağlayıp sızlayan aç yuvasız işçilerimize biraz dağıtsaydık dese de,
çoktan şeytanlaşmış meleğin, Ange’nin gözü çoktan kararmış: oğlunu da alıp rahat
yaşama kaçmaya kalkışıyor, oyunun kaçınılmaz cilvesi, hem de kar maskesi takmış
güvenlik güçlerince dövülüyor, parası alınıyor, dilsiz kalması karşılığında oğlu
geri gönderiliyor.
O arada, en büyük köle pazarlayıcı gerçek bir mafya çetesinin pasaportsuz
işçi getirtip sunduğunu, bu yasadışı iş yüzünden hapis ya da para cezası değil,
yalnızca bir uyarı (?) aldığını öğreniyor; Rose’u razı edip kendisi de bu işe
girişiyor. Ve anamalcı düzensizliğin kaçınılmaz kısırdöngüsü, dün iş bulmalarına
aracılık ettiği İranlı ailenin güzelim kızlarının sığındığı derme çatma
karavanları kendi kölelerini yerleştirmek üzere boşalttırmak üzere güvenlik
güçlerine haber veriyor; bu, biraz daha insan kalmış Rose’un koptuğu an.
Sonra mı ne oluyor? Ange’yi, Ukrayna havaalanında görüyoruz, pasaportsuz köle
toplamaya gelmiş! Sakın burada: “Aa, şu Ange’ye ve İngiltere’ye bak, nasıl da
çürümüşler!”deme tuzağına düşmeyin, çünkü ÇÜRÜME KÜRESEL!
Ve çarpıcı rastlantı, sevgili Bânû Avar, TRT’de kanallar arasında koşturulan
sıra dışı belgeseli Sınırlar Arasında’nın bu haftaki bölümü Gül Devriminin
Ardından Tiflis’te, bir köprünün altındaki “amele pazarı’nı getiriyor gözümün
önüne: beş yıl önce, Sovyetler Birliği içinde yer alan Gürcistan’ın daha çok
Sovyet Savunma sanayisine donanım, yedek parça falan üreten fabrikalarında
çalışan her yaştan insan orada, bütün dünyada son can alıcı simit olarak
sarılınmış yapı işlerinde karın tokluğuna çalışabilmek için gün boyu, kimi zaman
günlerce, karın yağmurun altında bekleşiyor.
Belgeselin bir sahnesinde, Amerikan büyükelçiliğinde, kafalarına kutsal mı
kutsal küçük Yahudi takkelerini oturtmuş ABD Musevileri, danışmanlar, askerler,
siyasetçiler, Gürcistan’a ve hedef ülke Rusya’yı çevreleyen bütün uluslara nasıl
demokrasi ve özgürlük getireceklerini konuşuyorlar. Aslında yol da çoktan belli:
bütün dünyadaki eski diktatörlerin, silah ve uyuşturucu üretici ve
satıcılarının, büyük banka sahiplerinin, kralların kraliçelerin Atlas
Okyanusu’nun bir köşesindeki eski Hollanda sömürgesi küçücük adadaki bir hesapta
toplanmış paralarını yönetip yeryüzündeki tüm kirli işlerin çevrilmesinde,
ulusal çıkarları gözetmeye kalkan yönetimlerin düşürülüp yerine koşulsuz
Amerikan, Batı, anamalcılık uşaklarını getirmekle görevli Soros Efendi
saçıveriyor dolarları, iş tamam!
Ken Loach’un bu gülle filmini korkarım kimse alıp sinemalarda göstermez; o
zaman siz de dvd’sini bulup izleyin lütfen, hepimizi doğruca cehenneme götüren
şu bencil, kör tüketim harakirisinden kurtulmaya yardım etmek istiyorsanız!
30 Nisan 2008,Cumhuriyet
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder