AYLİN ÖZGÜL
Aylin Özgül’ü, İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde açtığı Vapuristanbul sergisiyle
tanıyıp sevdim. Adının çağrıştırdığı kadar özgün görüntüler yakalayıp bize
aktarmıştı.
Aylin, 1966’da Ankara’da doğmuş; Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar
Akademisi’nde sahne ve görüntü sanatları eğitimi görmüş.
Gültekin Çizgen’le birlikte yaptığı bir gezide fotoğrafa vurulmuş; “dünyaya
fotoğrafça bakmanın, bu duyguyu insanlarla paylaşmanın sınırsız haz ve
heyecanını tatmış”.
2000-2002 yılları arasında İFSAK’ta renkli ve siyah-beyaz seminerlerine
katılmış, oradaki “Şehir Hatları Vapurları” konulu siyah-beyaz belgesel
çalışmasında yer almış. Bu çalışmanın sonunda daha uzun süreli, daha geniş
kapsamlı bir çalışma yapmayı kararlaştırmış.
O arada yolu ister istemez İstanbul Fotoğraf Merkezi’ne düşmüş; Nevzat
Çakırile Mehmet Kısmet’in öğrencisi olmuş.
Aldığı eğitime uygun bir işe girmiş, Metal Yapı adlı kuruluşun tanıtım
bölümünde görev almış.
Hep söylüyorum ya, ömrümüz Demokritos’un o güzelim ikilisince belirleniyor:
olasılık-gereklilik; Aylin için doğrusu çok verimli çalışmış bu ikili: hem büyük
bir tutkuyla sevdiği bir hüner, uğraş edinmiş; hem de bu beceriyi en güzel
değerlendirebileceği bir işe girmiş. Milyarlarca insana düşmeyecek bir talihle,
işyeri, biriktirdiği güzel görüntüleri dört dörtlük bir kitapta toplamasını
sağlamış. Ben nice usta ressam ya da fotoğrafçı tanıdım yaşamım boyunca, değil
böyle bir kitap, şöyle ele gelir bir kitapçık yüzü göremeden göçüp gittiler bu
dünyadan.
Çektiği, seçip bize sunduğu görüntülere bakınca, Aylin’in önce kendini,
yaşadığı dünyayı, üzerindeki canlı cansız varlıkları; sonra özel olarak
İstanbul’u, denizini tepesini, koyunu martısını, gemisini coşkuyla sevdiği
görülüyor. Ne mutlu!
O ince uzun gemilerde gelip gidenleri, çalışanları sevecen gözüyle kucaklayıp
görüntülemiş; sabahın ilk seferinde, erken kalkıp uykusuna doyamamış insanların
pabuçlarını çıkarıp sıralara uzanışı; belki artık kullanılmadığı için çiçek
bahçesine dönüştürülmüş Fener iskelesini; bekleme salonundan çıkıp talkı yola
doğru yürüyenleri; iskele önünde balık ayıklayıp satanları; önünde hazır
bekleyen iki tostuyla görkemli semaveri;makine dairesinin ortasındaki boş
koltuğu; giden geminin ardından gelecek sefere kadar işsiz ve yalnız kalan karlı
çanı; hamsili pilavın başına çökmüş insanları; onların yiyeceği pilavı
karıştıran aşçıyı; bir Boğaz iskelesinin yanında yatan üç kayığı;yakında belki
tarihe kavuşacak Haydarpaşa Garı’nın sanırım kaptan köşkünden görünüşünü; belli
belirsiz Sarayburnu görüntüsü önündeki üç çalgıcıyı; kolu bilezik, elleri yüzük
dolu gazete okuyan hanımı; çaydanlığın önüne sıralınmış güleryüzlü emekçileri;
güvercin dolu iskelede giden gemiye bakan adamı; Kaptan Gündüz Aybay gemisi
geçerken bir ağıcın dibinde karda oturan kadını; Kadıköy vapurundan Haydarpaşa
Garı’na değil de denize bakan adamı; arabalıyla karşıya geçerken yorgun atının
üstünü örten, torbasını boynuna geçirmiş meyveciyi; uzaklaşan gemisi, uçuşan
martıları, kargasıyla Beşiktaş parkını sergiyi gezemeyenler için sunuyor bu
özenli kitap.
“Ben bir İstanbullu olarak, tüm İstanbul halkının sevgilisi bu kıymetli
kültür mirasını belgeleyerek gelecek nesillere aktarmaya gönüllü oldum.(…)
Yaşadığımız çağın gereklerini yerine getirirken, geçmişimizden bize miras kalan
kültür hazinelerimizi, geleneksel değerlerimizi teknolojinin acımasız ve
tüketici sürecine kurban etmememiz gerekir” diyor Aylin.
O bir düşçü, sanatçı; oysa geçmişi bilmeyen, geleceğe hiç aldırmayan, şu anda
olabildiğince çok parayı cebe indirmeyi yaşama biçimi seçmiş tanımdışı
canavarların böyle bir kaygısı yok. Acımasız ve tüketici olan uygulayım
(teknolji) değil, paradan başka bir amaç gütmeyen anamalcılık, buyuruculuk,
sömürücülük.
Tek başına ne Aylin’in gücü yeter bu canavarı yola getirmeye, ne de başka
birimizin; belki evrensel etkiye tepki yasası, Güney Amerika’daki gibi, en
umutsuz anda bütün insanlığa yeni bir umut kapısı açar.
Yoksa, zaten insanın bu güzelim mavi gezegende yaşamaya hakkı kalmaz.
O belirsiz güne dek, Aylin’e, Fotoğraf Merkezi’ne, Metal Yapı’ya içten
teşekkürler.
Cumhuriyet, 8 Mart 2006
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder