Sağolsun, sevgili dostum Yılmaz Dikbaş iki kitabını yolladı: Gaflet,Dalalet,
Hıyanet ile Gönüllü Devşirmeler.
Birinci kitabın 314. sayfasındaki Amerika kendi telekomunu satmıyor başlıklı
yazıda şu bilgileri veriyor:
Bir Amerikan telekom şirketi olan Voice Stream’i Alman telekom şirketi ele
geçirmek istedi ve 24 milyar dolar teklif etti. Ne oldu biliyor musunuz?
Globalleşmenn babası Amerikan hükümeti bu satışa karşı çıktı! Teklife cevap
vermek için aylarca ayağını sürüdü. Sonra, Nisan 2001’de son kararını
açıklayacağını duyurdu. Karar tarihi geldi, iki hafta geçti, ama hâlâ Amerikan
yetkililerinin pek verimkâr olmadığı görüldü. Aslında onların tutumlarında
şaşılacak bir şey yoktu, çünkü yasalara göre bir Amerikan telekom şirketinin
yabancılara satılması yasaktı! Evet, yanlış duymadınız, fakir ülkelere
globalleşme adı altında özelleştirmeyi dayatan Amerika’da yasa aynen şöyle
diyor:”Hiçbir yabancı hükümete veya temsilcisine Amerika’da telekom işletme
ruhsatı verilemez”.Amerikalılar kendi telekom pazarlarını yabancı rakiplerine
açmıyorlar ve bu 66 yıldır böyle!”
Yazıda, başka ülkelerden de yararlı bilgiler var:Fransa ve Almanya’da,
telekomun özelleştirilmesinden sonra, 45’i devletin elinde kalmış; Japonya’da da
bu oran korunmuş.
Özelleştirme-güzelleştirme-yağmalama oyunu böyle.
Burada bizi ilgilendiren, Erol Manisalı’nın bıkıp usanmadan yinelediği gibi,
siyasetçisiyle, işleyimcisiyle, iç-dış alım satımcısıyla Türklerin ne
yaptıkları, bilerek ya da bilmeyerek neye ortak, daha doğrusu maşa
oldukları?
Okuyorsunuz, izliyorsunuz, gerek AB, gerek arkasındaki ABD, bütün kurum
kuruluş ve kişileriyle sabah akşam Türkiye’nin şu erişilmez, yüceler yücesi
AB’ye girebilmesi için artık her gün değil, her saat, her dakika yeni koşullar
öne sürüyor; onların Amerikan ya da Avrupa lirasıyla çalışan yerli uşakları da
aldıkları buyruk uyarınca ardı ardına toplantılar düzenliyor, sırtlarını
zincirlerle param parça eden Şiiler gibi, “Evet, evetttt, biz o günahları
işledik, Ermenileri de, Yunanlıları da, yeryüzündeki herkesi de kestik, yaktık,
erittik! diye çırpınıyorlar.
Yeryüzünden el ve özezerliği silip atamadıkça bu hastalıklı görüntülere,
sözlere hep tanık olacağımıza kuşku yok.
1.François, Kanûni Süleyman’dan yardım isteyip aman beni kanatlarının altına
al diye yalvardığı günden beri Batılılar, Avrupalılar aynı aşağılık oyunu oynaya
gelmişler: istedikleri yardımı alırken bile bizi sırtımızdan hançerlemiş,
yeryüzünden izimizi silmeye ant içmişler.
Tamam, tamam da, Mustafa Kemâl’in dışında bu oyuna kafa tutacak, onu bozup
bağımsızlığımıza, egemenliğimize, toprağımıza, bütün temel kurumlarımıza sahip
çıkacak kimse yok mu? olmayacak mı?
Atatürk’ün, inanılmaz bir bilgelikle yurdumuzun geçek efendisi saydığı
köylülerimiz geçen gün Manisa’da toplanıp haykırdı; Erdemir için savaşan emekçi
kardeşlerimiz de üzerlerine düşeni eksiksiz yerine getiriyor her gün.
Ama yetmez; asker sivil, genç yaşlı, kadın erkek herkesin tıpkı Kurtuluş
Savaşı’ndaki gibi ayağa kalkıp ABD’nin, AB’nin oyunlarına hayır demesi; bıkıp
usanmadan yüzümüze vurdukları Asyalı kökenimizi anımsaması, bu amaçla el ele
verip yeni bir dünya düzeni oluşturmaya çalışanlara katılmayı desteklemesi
gerekir!
Olur mu desiniz? Başka seçenek yok ki; ya olur, ya da yaşamaya, bağımsız,
onurlu, mutlu kalmaya hakkımız uçup gider.
Cumhuriyet, 02.10.2005
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder