TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?”
Sevgili dostum Metin Aydoğan, asıl işi olan mimarlığı bırakıp yazarlığa
geçeli beri, aralıksız çalışarak yurdumuzun sorunlarını ele alan yapıtlar
hazırladı; ürettiklerinin birçoğuna burada değindim; yukarıdaki başlık yeni
kitabının adı, yine Umay Yayınları basmış.
Aslında, Goethe’nin dediği gibi, en zor şeyi, yâni gözümüzün önünde duranı
görebiliyor, daha da önemlisi, dile dökme yürekliliğini, dürüstlüğünü
gösterebiliyorsak”, nereye gittiğimiz, sürüklendiğimiz tabak gibi ortada.
Amerika’nın, anamalcı soyguncuların kucağına seve seve oturduğumuz 1945
sonrasında bizim de, dünyanın bütün geri bıraktırılan uluslarının da iliğini
kemiğini yutmaya yemin etmişlerin neler dediklerini ayrıntılı okuyamadık; ama
bugün saldırganlar daha küstah, daha korkusuz. Başımıza ören çorabı çekinmeden
herkesten önce kendileri açıklıyor, kurbanın bunun karşısında serçe parmağını
bile oynatamayacağından emin olarak.
İlk örnek, demokrat (?) Bill Clinton’dan; Ekim ve Kasım 1999’daki iki
konuşmasında bakın ne demiş: “Türkiye örneğinin, hem İslam dünyası, hem
Ortadoğu, hem de Batı dünyasında çok büyük etkileri olacaktır. 21. Yüzyıl, büyük
ölçüde, Türkiye’nin bugün ve yarınki yer ve işlevini nasıl tanımlayacağına bağlı
olarak biçimlenecektir.”
O günlerde bizde de yürütmenin başında bir demokrat, hem de Atatürk’ün
partisinde yetişmiş, üne ermiş, sonra onun öğretisini yeterince devrimci
bulamadığından olacak, ardına bir de sol eklemiş bir amca vardı.
Hemen bir yıl sonra, 2000’in Kasım’ında, bu kez (ahhh! Bizde asker konuşunca
korkunç bir suç, ama buradakine bakın!) ABD Harp Akademisi Türkiye Masası
Başkanı Albay Michael Robert Hitckock bastırıyor yargıyı: “Ankara’nın Atatürk
sonrası dış siyaset denemesi ile TSK’ni çağdaşlaştırarak bütün komşularından
daha yetenekli kılması aynı zamana denk gelmiştir. Türkiye’nin ihtiraslı Ulusal
Güvenlik Stratejisi ve kanıtlanmış askerî yetenekleri, bütün bölgede yeni bir
jeopolitik yapılanmayı gerekli kılmaktadır.”
Bugün Amerika ya da Türkiye’de işbaşında bulundurulan kişilere bütün
hıncımızla saldırmak, olsa olsa, ölüme götürülürken, son lokmayı yemek, son
sigarayı içmektir. Bakın yine ünlü zampara Clinton ne demiş açıkça:
“Ülke içinde iş olanakları yaratmak üzere, dışarıda ticaretin önündeki
engelleri kaldırmayı kutsal görev olarak kabul ettik.(…)Tarım,
havacılık,otomobil üretimi, eğlence, yarı iletkenler ve yazılım alanlarında
dünyanın en büyük dışsatımcısı olmayı sürdürmeliyiz.Bunu özellikle Asya ve Latin
Amerika’da yapmalıyız. Şimdi kıpırdamazsak, yeni doğmakta olan ülkeler
geleceklerini başka ülkelerle çizerler, biz geride kalırız. Ülkelerin özgür
pazarlara kucak açmalarını istediğimiz yönde hızlandıran Dünya Bankası gibi
kuruluşları desteklemeliyiz.(…)Evimizdeki güvenlik ve erinci, bizim dışımızdaki
dünyaya etkin olarak karışarak sağlayabiliriz. Dünyanın, ABD’nin önderliğine,
her zamankinden daha büyük gereksinmesi vardır.”
Pes yani! Adam daha ne desin, nasıl söylesin? Son olarak da, sevgili Yılmaz
Dikbaş’ın eşsiz nitelendirmesiyle, gönüllü devşirmelerin en ünlüsünü, 68 Paris
öğrenci eylemlerinin sözcüsü, şu andaysa AB Karma Parlamento Başkanı Daniel
Cohn-Bendit’i anayım:
“Türkiye iki yol tutabilir. İki yolun da kendine özgü olasılık ve olanakları
vardır. Barselona Yolu, Türkiye açısından, geleneksel Atatürkçü köktenciliğin
yıkılması demektir. O zaman Türkiye, Türk Devleti içinde yaşayan Kürtlerin kendi
kendilerini yönetmelerine de olanak sağlayacak bölgesel yönetimlere özerklik
tanımak zorunda kalır. Bağdat Yolu ise, Atatürkçü tekmerkezlilik ve yetkeceliğin
güçlenmesi, dolayısıyla Türkiye’nin Avrupa’dan vazgeçmesi anlamına
gelecektir.”
Sözün kısası, adamlar yaptıklarını, yapacakların açıkça, bağıra bağıra
söylemeyi sürdürüyor, ama yağdırdıkları inanılmaz derecede yüksek faizli
dolarlarla ülkemizi öylesine kıskıvrak bağlamışlar ki, geriye, tıpkı Atamızınki
gibi, ulusça silkinip köklü bir değişime, devrime girişmekten başka yol
kalmıyor.
Yapabilirsek bağımsızlığımız geri gelir, yoksa 70-80 milyonluk tüketici uşak
yığınına dönüşürüz.
Cumhuriyet,28.10.2006
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder