SADETTİN ÇULAN
Goethe’nin şu sözünü sık anarım, yazılarımı okuyanlar bilir:
“Nedir en zor şey? Görmek gözünün önündekini!”
Bu, başkalarından önce, benim için geçerlidir elbet; kanıt ortada: yıllardır
sevgili dostum Mehmet Kıyat’ın Doku Galerisi’ndeki sergileri Nilgün’le benim
gibi erken gelen Ali Candaş’ın, İsmail Avcı’nın, karı koca Ali Demir’lerin
yanında uzun boylu, sağlam yapılı, efendi mi efendi insanın adını nice sonra
öğrenebildim: Sadettin Çulan. Oysa, hadi Ankara’dakilere gidemezdim elbet, ama
Doku’nun İstanbul şubesinde taa 1998’e açmış ilk sergisini.
Sağolsun, Resimlerim adını verdiği kitabını göndermiş; hem resimlere baktım,
hem yaşamöyküsünü okudum sevgili dostumun.
Benim gibi o da Rumeli çocuğu; anası babası Romanya’dan göçmüşler yurdumuza;
1919’da doğmuş, üçü kız ikisi erkek beş çocuğun en büyüğü olarak. Küçük yaşta
belirmiş resim sevdası; ama orta hâlli çok çocuklu bir ailede yaşadığı için,
babası, daha sağlam bir baltaya sap olsun diye besbelli, o dönemde Akademi’nin
orta bölümü olsa da, liseyi bitirmesini istemiş; o da bitirmiş. Feyhaman Duran
ile yardımcısı Ali Çelebi’nin işliğine girmiş, sağlam bir resim eğitimi almış.
Kitaptaki karakalem resimlerinde bu açıkça görülüyor.
1945’te, Beyoğlu’nda Necati Başarır’la yürürlerken, önlerinde büyük usta
İbrahim Çallı’yı görmüş, hızlanıp yetişmişler. Bir ara denk düşürüp:”Hocam,
resimle karnımızı doyurabiliriz miyiz?” diye sormuşlar. Ustanın yanıtı çok açık,
kısa:
“Vaçgeçin bu sevdadan! Resim satıp para kazanmak için, 60 yaşında mütekait
Çallı İbraam olmanız gerekir!”
Nitekim, yaşamın akışı, sevgili Sadettin Çulan’ı askerlikten sonra, o dönemin
köklü kuruluşlarından Şeker Fabrikaları’na sürüklemiş; Eskişehir’de iş
bulabilmiş. Şeker Fabrikaları’nın eski genel müdürlerinden Kâzım Taşkent, Orta
Anadolu Florası adında bir çalışma istemiş, Çulan onda görev almış. 1947-57
arasında Eskişehir’de, 57-63 arasında da Ankara’da çalışmış.
Eskişehir’deki yaşam o yıllarda epey dingin elbet, iş dışı hemen hiçbir
etkinlik yok; Sadettin Bey¸ bu çoraklığı aşmak üzere, arkadaşı Aziz
Tanrısever’le sanatsal etkinliklerin yürütüleceği bir yer açma önerisini fabrika
yöneticisine götürmüş, o da onaylamış, Şeker Spor Kulübü’nün ekin kolu olarak
açılmasını istemiş, bir dernek kurup işe koyulmuş, Eskişehir Konser ve Tiyatro
Derneği’yle işbirliği yaparak, 1956 yılında, Mithak Fenmen, Belkıs Aran, Fethi
Kopuz ve Enver Kakıcı’dan oluşan Dörtlü’yü, piyano yorumcusu Magdi Rufer’i,
Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nı getirmişler.
Onlar yolu açınca, birkaç genç ressam günün birinde gelip bir sergi
düzenlemek istediklerini duyurmuş; sevgili Çulan kendi salonlarını verme
yetkisinden yoksun olduğundan, 150 liraya kentte başka bir yeri 15 günlüğüne
kiralamışlar; ve Türk Ressamlar Derneği’ne başvurmuşlar; başında sevgili
dostumuz Mahmut Cûda varmış bereket, herkese açık, yardımsever. Kendi
yapıtlarının yanında, Zeki Kocamemi, Ali Çelebi, Nihat Akyanuk gibi ünlülerin
resimlerinden oluşan sergiyi Semine Celâsun gözetiminde Eskişehir’e
göndermişler; ve düşünün, o günün koşullarında bile, 10 resim satılmış!
Alçakgönüllü, çalışkan, direngen dostum, Ankara’da çalıştığı dönemde,
kendisini görmeye gelen ve şu ünlü sözü: “Men sabere zafer” (sabreden, zafere
ulaşır)’ı yansıtan süslü yazıyı alır Şefik Bursalı’dan. Şeker Fabrikaları’ndaki
dönemi kapatır, o güne dek yaptığı yağlıboya ve karakalem resimlerle 5 Ekin
1974’te, Ankara Alman Kültür Derneği’nde ilk sergisini açar.
Daldığım uykudan uyanıp katıldığım son Doku sergisi, 20 Şubat-12 Mart
2003’teydi; sonra, uzun süre yok oldu sevgili dostum, meğer sağlığı bozulmuş.
Sonra Resimlerim geldi postayla.
Kendi olanaklarıyla Toplumsal Dönüşüm Yayınları’nda bastırdığı bu küçük
bibloyu görebilirseniz, özü-sözü bir, tutarlı, sağlam bir kişiliğin yalansız
dolansız güzellik arayışlarına ortak olursunuz.
Cumhuriyet, 16 Ocak 2008
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder