MUHSİN KUT’UN 5
Sevgili dostum Muhsin Kut, resim sanatındaki 50. yılını tamamladı; bunu, 22 Ekim Akşamı, Hobi Galerisi’nde geçmişini özetleyen bir sergiyle kutladı. Ayrıca, bu yılki Kitap Fuarı’nda Onur Ödülü alacak. Doğrusu, hiç gölgesiz hak etti bu ödülü.
Bilirsiniz, insanlar iki yol seçiyor kendilerine yaşarken ya da sanatla uğraşırken: kimisi düş dünyasında yaşıyor ve üretiyor; kimisi de, Muhsin gibi, hiç ayağını kesmiyor gerçek, somut dünyadan. Düşlerini, soyutlamalarını bile bu gerçek, somut dünyaya dayandırıyor.
Sağolsunlar, sevgili İnci Bengiserp’in kalıtını ayakta tutan Aslı ve Polat Bengiserp, bu inanılmaz 50 yıl özetlemek üzere, çok yalın bir çözüm bulmuş, telle birbirine tutturulmuş yapraklara sermişler Muhsin’in çizim yaparken çekilmiş fotoğraflarını, karakalem bırakılmış ya da suluboyayla renklendirilmiş taslaklarını; adını da 50 Yılın Karalamaları koymuşlar. İki dostu, Barış Sarıbaş ile Haşim Nur Gürel birer yazıyla onu kucaklamışlar.
Barış Sarıbaş’ın yazısından kısa bir bölüm alayım:
“…Köy meydanına varıyorum. Soruyorum: Muhsin Kut bu köyde mi? Aklı başında, eğitimli bir adam (Ahmet Nihat Darcan) merak ve şaşkınlıkla ‘Ne için aramıştınız?’ diye soruyor. ‘Kendisiyle tanışmak için gelmiştim.’ ‘Az önce tekneye gitti’ diyor. Ben büyük bir hayal kırklığı içine düşüyorum. Ama yine de atölyesinin camından içeri bakmak istiyorum, yürüyoruz beraber, atölye eski bir Rum evi benzeri, içinde çeşitli boylarda tuvaller, seramik fırını, türlü malzemeler, sanki gizemli, tozlu bir mücevher kutusuna bakıyorum. Köyden Mordoğan limanına geri dönüyorum, Aras tekne yanaşıyor, güneş gözlüklü, saçlı sakallı bir adam iniyor. Heyecanlıyım. ‘Merhaba, ben Barış, siz Muhsin Kut olmalısınız.’ Kıyıda çay içiyoruz, hemen göstermek istiyorum çantamdakileri, ‘Dur bir dakika’, diyor, sonra köydeki evine gidiyoruz, öğle yemeğinin ardından resimlerime bir bir bakarken çok heyecanlanıyor, bana kendi anısını anlatmaya başlıyor:
Kut, 1956yılında, henüz 18 yaşında ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmemişken, bir gece yarısı İbrahim Çallı’ya gitmek istiyor, elinde yeni bitmiş dört resim, Bakırköy’den Cihangir’e yürüyor. Benimkinin tersine, dışarıda buz gibi bir hava, bir buçuk metre kar var; Cihangir’de İbrahim Çallı’nın kapısını çalıyor. Eşi açıyor kapıyı: ‘Hoca evde değil, Taksim’de, Anadolu Kulübü’nde.’ Bu sefer aynı tutku ve heyecanla kulübün kapısını çalıyor; ‘Kime bakmıştınız?’ diye soruyorlar. ‘Efendim, ben İbrahim Çallı’ya bakmıştım’. Haber veriyorlar, Çallı biraz sonra dışarı çıkıyor, ilk kez birbirleriyle orada, o saatte karşılaşıyorlar. Çallı bakıyor, şaşıyor, saatine bakıyor gecenin bir yarısı, Muhsin Kut, elleri resim dolu, bir kardan adam olarak öylece duruyor karşısında.’ Size birkaç tuvalimi getirmiştim, görmeniz için, acaba?’ diye söze başlıyor Muhsin; Çallı anlıyor tabii Kut’un niye geldiğini, diyor ki: ‘Eğer sen gecenin bu saatinde Bakırköy’den buraya bu havada yürüyerek bana bunları göstermeye gelmişsen, senin kimseye ihtiyacın yok, eminim çok iyi bir sanatçısın, benim değerlendirmeme gerek yok.’ Kut, o uzun yolu aşıp gelmenin yorgunluğu ve şaşkınlığı içinde, Türk Reminin büyük ustası İbrahim Çallı’nın bu değerli sözlerini dinliyor, mütevazi kişiliğiyle, yine yürüyerek Taksim’den Bakırköy’deki evine, atölyesine dönüyor.”
Nişantaşı Hobi’deki sergi, sıra dışı düşgücünün ürünü olarak, 1001 Suluboya Resim adını taşıyor; 50 yılda tasarladığı resimler arasından seçip suluboyayla renklendirdiği yapıtlar. Kendinize vakit yaratın, mutlaka gidip görün bu şöleni: tam bir biçim, renk cümbüşü.
Sevgili Muhsinciğim, sevdana bu kadar bağlı kalabildiğin; ömür boyu gerçek bir tutarlılık, alçakgönüllülük anıtı olarak yaşadığın için ne kadar teşekkür etsem azdır canım. Umarım, bize tattırdığın kadar mutlu olmuşsundur o güzel dünyanı insan kardeşlerinle paylaşırken.
Ulus Gazetesi, 23.10.2009
0. YILI
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder