6 Ocak 2013 Pazar

MEHMET BAŞARAN’IN YENİ KİTABI

MEHMET BAŞARAN’IN YENİ KİTABI

Türkiye İş Bankası Kültün Yayınları, yararlı yayınlarına bir kitap daha eklemiş: Büyük Aydınlanmacı Öğretmenim Hasan Âli Yücel.
Özlem Çekmece yönetiminde sürdürülen dizinin bu güzel kitabını sevgili dostum, ozan Mehmet Başaran hazırlamış; kitabın görsel tasarımı Birol Bayram’ın, düzelti Esen Güray’ın, dizini Bora Bozatlı’nın.
Ben size ‘Öğretmenim Hasan Âli Yücel’ başlıklı ilk yazıdan bir bölüm aktarayım:
“Sınavlar sona ermiş, enstitüyü bitirmiştik. Hepimiz öğretmendik gayri. Beş yıl önce ilk kazmayı vurduğumuz Kepir, suya, ışığa kavuşmuş, sebze meyve bahçeleri, arılığı, santrali, derslikleri, işlikleriyle koca bir eğitim alanı olmuştu. Toprağın her karışında, yapıların her tuğlasında emeğimiz, göz nûrumuz vardı.Trakya’nın ortasında, yöreye ışık saçan bir yer…Kepir anamız…Ayrılık hüznü çökmüştü üstümüze, köylerimize gidecektik. Ön hazırlıklar yapılmıştı oralarda. Oğul verir gibi telaşlı günler yaşıyordu enstitü…
Yönetimiz İhsan Kalabay gülerek:
“Öğretmen arkadaşlar! Lütfen dersliğe!” diye seslendi bize. Öğretmenler Kurulu, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’ne gidecekleri seçmişti de…
“Güzel bir olanak” dedi. “Üç yıl daha okuyup enstitülere öğretmen olacak gidenler. Yönetici, denetmen olacaklar. Keşke hepinizi gönderebilseydik, ama…”
Adlar okundu. Seçilenler arasındaydım ben de. Sevinemedim pek, düşünüp kaldım. Savaş yılları (1943). Üç çocukla, canlarını terleyip duruyordu köyde anamla babam. Ağabeyim, üç yıldır askerdi. Dört gözle öğretmen olmamı bekliyorlardı. Üç kuruş maaşım olur, işlerin bir ucundan da ben tutardım, yükleri hafiflerdi öğrenciliğim biteydi. Yaşlılıklarında, gün görmüş olurdu onlar da azıcık.
Köye gittiğimde, yüzleri güldü. ‘Şükür Rabbim’e, bugünleri de gördük. Öğretmen oldu oğlumuz…Sülman Ağa’nın oğlu Mehmet öğretmen oldu. Gücümüz yetse de bir kurbancık kesebilseydi, bir hayır yapabilseydik ne iyi olurdu ama…Eh, şu üç kızancık da, eskisi kadar ezilmez gayrı…’
Kepir’e dönüp, ‘Efendim, ben yüksel bölüme gitmeyeceğim’ diyesim geliyordu hâllerine baktıkça. ‘Fena daldın’, dedi babam, ‘susup kaldın, okulu bitiremedin mi yoksa?’
‘Şey’, dedim, ‘bitirdim bitirmesine de, yüksek bölüme seçildim, üç yıl daha okuyacağım Ankara’da. Enstitü öğretmeni, müfettiş falan olunacak sonunda.’ Bozuldular, yüzleri sönüverdi. ‘Hasretlik yetmedi mi be kızancığım?’ dedi anam. ‘Köyümüzde ya da komşu köyde öğretmen olsan ne iyi olurdu. Yaşlarımız ilerliyor, yakın olurduk birbirimize.’
Derin bir soluk bıraktı babam:
‘Ankara dünyanın öbür ucu be çocuk! Yılda bir ya görüşürüz, ya görüşemeyiz gayrı. Enstitü mektebi olmasaydı, kaldıydın ortalarda. Demek bir de yükseği varmış bunun. Her işte bir hayır vardır, madem kısmetin açılmış, daha okuma fırsatı çıkmış önüne, ne diyelim, git. Kemicikleri sertleşti, orak çapa tutmaya başladı kardaşlarının elleri. Bir yıla kalmaz oğlan da askerden döner belki. Diyeceğim, kolay olmayacak bizim için, ama okumana bak sen, bizi düşünme. Arada mektupların, sağlık haberlerin gelsin yeter…’
Anam tutamadı gözyaşlarını…Zor bir ayrılık oldu. Hasanoğlan’a geldiğimde buruktu içim, aklım köyde kalmıştı.
*
1943-1944 öğretim yılı. Yüksek bölüm açılalı bir yıl olmuş, kurulma aşamasında. Orta bölümle iç içe…Enstitü ortamındayız gene. Yöre de, yapılanlar da yabancım değil. Trakya boşaltılırken, Hasanoğlan köyüne göç etmişti Kepirtepe. Dokuz ay köy camisinde, okulunda, alana kurulan çadırlarda kalmıştık. Köyün çamaşırlığını, yunağını, çeşmesini bizyapmıştık. Sonradan öbür enstitülerden gelen ekiplerle iz kurmaya başlamıştık burayı. Bir hayli gelişmişti şimdi. Bizden önce gelen Çiftelerli, Kızılçullulu ağabeyler bilgi veriyorlardı bize.
Ankara yüksek okullarından, Gazi Eğitim’den, Ziraat Fakültesi’nden, Konservatuvar’dan, Dil-Tarih’ten geliyordu yüksek bölüme öğretmenler, doçentler, profesörler. Kimi zaman, gece yapılıyordu dersler. Kimi zaman da, kumanyalarımızı yanımıza alıp biz gidecektik fakültelere, Eğitimbaşı Tahsin Baba’ya. Üniversite öğrencisi olmuştuk düpedüz. Bir düş gibiydi gözümüzde üniversite. Boz urbalarımız, postallarımızla Dil-Tarih’e, Ziraat Fakültesi’ne, Konservatuvar’a gitmek hoş olacaktı. Kırdan kente açılıyorduk.
Yeni yeni kurulan bir yüksek bölüm işte. Yaza, kendi binamızı da yapacaktık. Yeterince profesör, öğretmen bulunduğunda, Hasanoğlan’da yapılacaktı dersler. Koşulları beğenmeyip geri dönen arkadaşlar oldu. Dönmekle dönmemek arasında bir süre gidip geldim ben de…
Cumartesiydi o gün. Her enstitüde olduğu gibi eğlence vardı büyük yemekhanede.
‘Ankara’dan Milli Eğitim Bakanı, Genel Müdür Hakkı Tonguç, daha pek çok önemli konuk geliyormuş.’
İçim kapalı ama gitmemek olmaz. Arkadaşım Hüseyin Orhan’la yemekhaneye gittik. Orta bölüm, yüksek bölüm öğrencileri hep orada. Öğretmenler de. Yönetici Hürrem Arman, konuklara ‘Hoş geldiniz’ deyip bir iki söz ettikten sonra davul gümbürdedi. Güzel zeybek oynuyordu Kızılçull’dan gelenler, harmandalı oyunlarına da diyecek yoktu. Çifteler’den gelenlerin, Karadenizlilerin renkli, hareketli oyunları herkesi coşturdu. Türkülere geçildi sonra. Gözleri ışıldıyordu konukların, çok hoşnuttular. Tonguç’un sesi duyuldu bir ara:
‘Başaran nerede? Çıksın bir şiir okusun bakalım bize.’
Bir Atlıya adlı koçaklamamla, Halı adlı güzellemem çok seviliyordu o günlerde. Hep yaptığı gibi, beğendiği şiirleri cebinde gezdiriyor, gittiği yere götürüyordu Tonguç. Ortaya çıktığımda:
‘Bir Atlıya! Bir Atlıya!’ sesleri yükseldi.
Bakan kor gibi gözleriyle karşımdaydı. Heyecanlanmıştım.
Selam vererek başladım:
Rüzgâra vurunca sazdan bir eyer,
Alevli dizginler gerilmelidir,
Dağlar eğilmeli deprenmeli yer,
Hedefe ilk hızda erilmelidir…
Tutulup kalmıştım, sonrası aklıma gelmiyordu. Zor durumdaydım. Tonguç yerinden kalkıp bana doğru geldi. Cebinden çıkardığı kâğıdı uzatarak: ‘Al buradan sürdür’, dedi, ‘olur böyle şeyler, bozuntuya verme…’
Okudum okumusana, okudum ama…Ter basmıştı her yanımı sıkıntıdan. Başım uğul uğuldu, güçlükle yerime geçebildim. İlk kez başıma geliyordu böyle bir şey. Hem de bakanın önünde. ‘Yarıl yer, gideyim’ diyordum içimden. Şenlik süresince içim içimi yiyor, bakanın olduğu yana bakamıyordum. Dağılma başlayınca dışarıya fırladım. Yönetim yapısının önünde, arkamdan seslendiler; bakan beni çağırıyormuş. Gözlerimin önü karardı. Keşke…Büyük salona girdiğimde, yaprak gibi titriyordum. Hasan Âli masa başında yalnızdı. Güler yüzle:
‘Geç otur şöyle karşıma oğlu’ dedi.
Anlayışlı, babacan biriydi. Kalın kaşlarının altından kor gibi parlıyordu gözleri. İçim yatışmıştı. Karşısına oturdum.
‘Yüksek bölüme yeni gelenlerdensin galiba?
- Evet efendim!
- Hangi enstitüden?
- Kepirtepe’den efendim, Trakya’dan.
- Şiirlerini beğendim. Halk şiirlerini seviyorsun anlaşılan. Aksiliğe boşver. Kalabalık önünde herkesin başına gelebilir. Zamanla aşılır her şey. Hem yakından tanımak, hem de küçük uyarılar yapmak için çağırdım seni. Benim oğlum Can da şiirler yazıyor. Bir gün tanışırsınız.’
Beni rahatlatmak için söylüyordu herhalde.
‘Biliyorsun, ben de öğretmenim, ama yıllardır derslikten uzak kaldım. Seni dinlerken öğretmenlik damarım kabardı. Şu şiiri bir de bereber okuyalım Başaran’la dedim. Bir metni güzel okumak, kimi kuralları uymayı gerektirir. Size de öğretilmiştir kuşkusuz Türkçe derslerinde bunlar. Sanırım heyecandan tonlama, ulama, vurgulamalar pek iyi olamadı. Şimdi bir de dize dize, beraber okuyalım o şiiri. Nasıl başlıyordu?’
Sevecen bakışları, yumuşak sesi sıkıntımı dağıtmıştı. Başladım:
‘Rüzgâra vurunca sazdan bir eyer’
‘Hah, işte böyle, doğal bir sesle söylemeli. Manzume okuyan ilkokul çocukları gibi değil. Kötü bir alışkanlık hâlinde sürer okullarda o manzume okuyuşu. Güzel bir şiir bile berbat edilir kimi zaman.’
Bir de o okudu dizeyi:
‘Rüzgâra vurunca sazdan bir eyer’
Kalın sesiyle ne güzel okuyordu. Hakkını alıyordu bütün sözcükler. Geri kalan on bir dizeyi, vurguları, ulamaları, tonlamaları üzerinde dura dura yeniden okuduk. Sonunda kendim bile beğendim okuyuşumu.
‘Aferin! Çabuk kavrıyorsun. Beğendim öğrenciliğini, sende iş varmış ha! Bu da, Hasan Âli’nin, yıllarca derslikten uzak kalmış, ama onun özlemini duyan bu deneyimli öğretmenin dersi olsun sana..Taa, İzmir’de, öğretmenliğe yeni başladığım günleri anımsattın bana.’
Takıldı bir de:
‘Gün gelir, ben Başaran’a ders vermiştim diye övünebilirim belki. Ne dersin?
- Sağolun efendim. Bakanımız Hasan Âli bana ders verdi diye asıl ben, yaşamım süresince övüneceğim.’
Güldü.
‘Geçelim bunları yahu! Derdim bu değildi, biraz söyleşmek istemiştim seninle. Nerelisin evladım? Anan, baban, kardeşlerin var mı? Geçim durumunuz nasıl? Savaşa girmeden savaşı yaşadı, boşaltıldı, perişan oldu Trakya. Basbayağı bir bozgundu o. Zaten çilelidir Rumeli insanı. Kendini tanıt biraz bana.’
Dokuz yaşına değin kırlarda yalınayak çobanlık ettiğimi, bayramdan bayrama soframızın et dat gördüğünü, ancak enstitüde katıtsız buğday ekmeği yiyebildiğimi anlaktım. Savaş yıllarında durum daha da kötüleşmişti. Hele ki Trakya boşaltılınca…Bizimkiler bir yere gidememişlerdi, otuz altı aydır askerdi ağabeyim. Köyde nasıl bir hava içinde ayrıldığımı da söyledim.
‘Seş kardeşiz. Büyüğüm asker, ben de buradayım. Geride, ilkokulu yeni bitirmiş iki kız kardeşim, bir de altı yaşında bir erkek kardeşim var. Onları düşündükçe, burada kalıp kalmama ikircimliğimi yaşıyorum…’
Sustu kaldı bakan öğretmenim, sorduğuna pişman olmuştu galiba.
Yeniden gözleri ışıdı sonra:
‘İki de kız kardeşim var mı demiştin?
- Evet, ilkokulu yeni bitirdiler. Elleri orak, çapa tutmaya başladı diyor babam. İşler onların omuzlarına kaldı.’
Bir suskunluk uzadı aramızda.
‘Bak evladım’, dedi öğretmenim sonra, ‘hemen bu gece babana mektup yazacak, kız kardeşlerinin Kepirtepe Köy Enstitüsü’ne götürülmesini istediğimi bildireceksin. Yarın müdür İhsan Kalabay’a telgraf çekeceğim ben de. Enstitüye alalım o kızları, o kızları kurtaralım Başaran. Keşke tüm köy kızlarını kurtarabilsek…Unutma, izleyeceğim.’
Kalktı. Elimi sıkarak, ‘Kızlar, ah bu köy kızları! Keşke enstitülere daha çok kız alabilseydik’, dedi. ‘Asıl okumaları, kurtarılmaları gereken onlar çünkü.’
Beş, altı yaşlarından beri kırda bayırda işe koşulan kardeşlerimi düşündüm. Çocukluklarını bile yaşamamışlardı. Oyun, eğlence bilmezlerdi. Dersleri iyi sayılırdı Ah, enstitüye bir girebilseler, dersliklerde, işliklerde yüzlerine kan gelse, bir şeyler öğrendikçe gözleri ışısaydı. Onlar da türkü söylese, halay çekseydi şenlik akşamlarında…
O gece düşümde Kepirtepe’deydim:
Ana yapının girişinde, yöneticimiz İhsan Kalabay’la karşılaştım.
Kucaklaştık. Çok sevinmişti beni gördüğüne. Odasına götürdü. Nazmiye Hanım’a çay söyledi. Hasanoğlan’ı sordu:
“Enstitülere öğretmen bulmak sorun. Ama sizler yetişince…
- Yüksek bölümün de öğretmen sorunu var. Ankara’nın burnu dibinde,ama gelmiyormuş profesörler…Bir iki gönüllü var yalnız. Çoğu derslerde, biz gidiyoruz ayaklarına…Boz giysilerimizle, altı kabaralı postallarımızla bir girdik mi Dil-Tarih’e, tüm gözler üzerimizde. Kimileri alaycı, kimileri …
Daha tanımıyorlar enstitüleri. Başka bir dünyadan gelmişiz sanki. Yalnız doçentlerden biri, ‘Ben Hasanoğlan’ın bulgur pilavını, Ankara’nın baklavasına tercih ederim’ diyormuş.
- Sıkı dur Başaran, dedi Kalabay. İki yeni öğrencimiz var, onları getirecek Nazmiye Hanım.’
Kapı açıldı ve…Gözlerime inanamadım. Mavi enstitü giysileri içinde, kardeşim Remziye ile Meryem. Bir de yakışmış ki yeni giysileri. Enstitünün karavanası yaramış onlara. Kavruk yüzleri değişmiş; canlanmış, kendilerine gelmişler. Gözlerim dolmuştu, zor tutuyordum kendimi. Elimi öptüler:
- Sayende cenneti de gördük, dedi Remziye yavaşça.
Bir komisyon kurulup sınavdan geçirilmişler, durumları iyiymiş. Gülerek, İhsan Kalabay:
- Sen gittin, yerine iki Başaran daha kazandık, dedi.’
Kalk kampanası vururken gözlerimi açtım. Ne güzel düştü, ah be, keşke gerçek olsaydı. Hasan Âli öğretmenimin dediği gibi kurtulmuş olsalardı kardeşlerim de…Yazık ki, gerçekleşemedi bu düş.
En son köye gittiğimde, ikisi de evlenmişti kardeşlerimin. Biri yakın köye gelin gitmişti. Büyüğü köydeydi. Az sonra, başı gözü sarılı çıktı karşıma. Kocası dövünce, baba evine kaçmıştı.
Baba, derin derin içini çekti:
‘Ah o Yücel Baba, ah! Şu kızlar kurtulacaktı, ama yoksulluğun gözü çıksın. Ağan askerde, Hüseyin küçük, sen…Sırtımızda her gün ateşten gömlek. Kötü sıramıza geldi. Götüremedik Kepir’e. Ziyan ettik kızları, öğretmen olacaklardı şimdi, sürünmeyeceklerdi böyle.’ Ah, ah diyerek ölünceye değin dövündü babam…
Köy köy dolanıp enstitüye 26 kız, 63 erkek öğrenci seçmek olağanüstü bir olay savaş yıllarında. Yokluk, yoksulluk, ağır savaş önlemleri, köyler zor durumda…İşte o ortamda, 89 köy çocuğunu kurtarmak Milli Eğitim Bakanı için büyük mutluluk. Nasıl teşekkür etmesin Maarif Müdürü Fazıl Gönen’e…”
Sevgili Mehmet Başaran’ın bu kısa yaşamöyküsü, tohumlarını gerçek Atatürkçülerin ektiği o güzelim okulların yazgısını ne kadar çarpıcı özetliyor! Mustafa Kemâl Atatürk’ün de, ülküsünü yürekten benimsemiş Hasan Âli Yücel’in, İsmail Hakkı Tonguç’un, Sabahattin Eyuboğlu’nun ve benzerlerinin öncelikle köy kızlarını okutup aydınlatma girişimini daha başında boğmuş. Çünkü Yunan’a Ermeni’ye karşı canımızı kurtarma savaşına seve seve katılanlar, Rauf Orbay’lar, Kâzım Karabekir’ler, Fevzi Çakmak’lar, hattâ İsmet Paşa’lar, iş gelip sorunun özüne; ülkenin ve dünyanın efendisi olması gerekenlere, köylülere toprak dağıtmaya; onların çocuklarını okutup aydınlatmaya gelince, amansız düşman kesilmişler. Ve bu akıldışı, hepimizi doğruca küresel harakiri’ye götüren düşmanlık bugün de olanca hızıyla, şiddetiyle sürüyor.
Oysa, Mustafa Kemâl’in şaşmaz sağduyusunun ürünü olan kızları, öncelikle kızları, anaları eğitme işini Küba daha başında ele almış; bir yılda çözmüş; dolayısıyla yaklaşık 50 yıldır süren acımasız ablukaya karşın, yetiştirilen 4 kuşakla öyle bir yere gelinmiş ki, üniversiteye giriş sınavlarında – bizim gibi ülkelerin düşünü bile kuramayacağı bir yere gelmiş – kızları %60’la sınırlandırmak zorunda kalmışlar.
Bu yüzden, zavallı şaşkın Amerikalılar ellerindeki ezici üstünlüklere(?) karşın, o 11 milyoncuk ülkeyi dize getiremiyorlar: analar taş gibi çünkü.
Darısı bütün dünyanın başına.
*
Güleryüzüne, çelebiliğine iyice alıştığımız Küba Büyükelçisi sevgili Ernesto Gomez Abascal, görev süresini tamamlayıp ülkesine döndü; yerine gelen yeni elçi Jorge Queseda Concepcion, Küba Dostluk Derneği’nin çağrılısı olarak, bir basın toplantısı düzenledi.Abascal’lar gibi, Concepcion’lar da toplantıya birlikte geldiler.
O gün İstabul’da ahava bahar gibiydi; Beyoğlu fıkır fıkır insan doluydu; ama sayın elçinin bu ilk basın toplantısına ancak üç beş kişi geldi. Ee, Küba’nın giriştiği, başardığı, bütün insanlık için büyük değer taşıyan Devrim kimseyi ilgilendirmiyor çünkü ABD çizmesi altında pestile dönmüş yurdumda.
Sayın elçi, Türkiye-Küba ilişkileri anlattı kısaca; gerek üniversite düzeyinde, gerek tecimsel alışveriş alanında varılmış anlaşmalara, olası işbirliklerine değindi.
Bir soru üzerine, geçende İstanbul’u, Trakya’yı kasıp kavuran sel dolayısıyla, saatte 250-300 kilometre hızla esen, kimi zaman yılda birkaç kez yinelenen kasırgalar sırasında ve sonrasında Küba’da, önlenemeyen yıkımların dışında, kimsenin can vermeyişinin, bütün Küba halkının olması gerektiği gibi, tasada sevinçte bölünmez bir bütün olduğunu, öyle davranıp doğal ya da siyasal saldırılara göğüs gerdiğini anlattı.
Başka bir soru üzerine, ABD’nin uyduruk gerekçelerle yakalayıp zindana attığı, 10 yıldır kimisini eşleriyle bile görüştürmediği; gerek Amerikalılar, gerek Avrupalılar bütün dünyanın kafasını insan hakkı, hak, hukuk söylevleriyle ütülerken, tanımdışı bir tutumla ülkenin birbirinden en uzak cezaevlerinde tek başlarına tuttuğu ünlü Küba 5’lisinin son durumlarına değindi; Yüksek Mahkeme, yurtlarını savunmaktan başka suçları olmayan bu insanların yeniden yargılanmalarına hayır demiş. Böylece, Obama-Sobama balonu daha şişemeden patlamış. Başka türlü olabilir miydi? Afrikalı bir gariban oğlanı kalkan olarak öne çıkaran CFR kefereleri, gözü dönmüş küresel soyguncular yol gelir, kimseye acır mı?
Başka bir soru üzerine de, Türkiye ile Küba arasında özellikle bioteknoloji alanında işbirliği olasılıklarının doğduğunu; günün birinde Küba’nın, aşı falan gibi alanlarda yaptığı gibi, bu dalda yurdumuzda üretim yapacak bir fabrikayı kurabileceğini haber verdi. Aslında daha neler olabilir, ama bunun ön koşulu Türkiye’nin iliğini kemiğini sömüren, onu bölünmenin, kardeş kavgasının eşiğine getiren Amerikan uşaklığından kurtulup yeniden bağımsız olabilmesine bağlı. Buysa, bütün dünya için, can çekişirken milyarların kanıyla beslenmeye çalışan anamalcılıktan vazgeçip Küba’daki gibi sevgi ve bilgiye dayalı toplumcu düzene geçmeyi gerektirir.
Jorge Queseda Copcepcion¸ bir de yazınsal haber verdi; ünlü yazarlarından Nancy Morejon, bu yılki Kitap Fuarı’na katılmak üzere yurdumuza gelecekmiş. Küba’yı, sanatını sevenlere duyuralım.
Küba’da sanat dedim de, 2008’de Havana’da yapılmış Bale Festivali dolayısıyla, Fidel Castro’nun, ulusal balenin çekirdeğini 1948’de atmış ünlü dansçı-tasarımcı Alicia Alonso’ya yazdığı şu satırları sizlerle paylaşmak istedim; ünlü gazeteleri Granma’nın Kasım 2008 sayısından aldım
“Sevgili Alicia,
Güzel mektubun elime ulaştı. Benzersiz yeteneğini taşıma ve sürdürme biçimini ne denli alkışladığımı bilemezsin.
Baleyi gözlerin kapalı, yalnız dansçıların hafif ayak sesleriyle izleyebildiğini anlatışını hiç unutmadım. Erdemlerin muhteşem. Sen Devrim’den önce de dünyanın en büyük onurlarını kazanmıştın. Yalnız ender kişiler erişebilir bu düzeye. Bugün halk yığınları baleye ve öbür sanatsal, kültürel etkinliklere katılabiliyor. Halkımızın özündeki cevheri ipeksi bir dokunuşla uyandırmaktı bu.
Küba Ulusal Balesi’nin 60. yılın hayranlıkla kutluyor, başarılarının sonsuz olmasını diliyorum.
Fidel Castro Ruz
18 Ekim 2008

Berfin/Bahar, s. 140.Ekim 2009.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder