İŞİN ASLI
Son harçlıklarımızı bitirene dek üç kez gidebildik Küba’ya, olsaydı, her yıl giderdik.
Küba’da gözümüze çarpan en önemli şeylerden biri, hangi müzeye gitsek, bir küme öğrencinin, önde öğretmenleri, alabildiğine güleryüzlü bir sıkıdüzen içinde bizimle birlikte müzeyi gezmesi, ellerinde defterleri, öğretmenlerinin anlattıklarını yazması olmuştu.
Sevgili Mustafa Kemâl Atatürk öleli beri Türk öğrencilere böyle bir Devrim tarihi öğretilmiyor; tersine, kendi tarihlerini de, Ulu Kurtarıcı’yı da unutturmak için kesintisiz çaba harcanıyor.
Sevil, Nilgün, ben , sanırım bu oyunu bozmak üzere, yazları Behram’da Kurtuluş Savaşı’yla, Atatürk’le ilgili kitaplar okuyoruz. Bu yaz, köydeki Eski İzmir Kitapçısı’nda, Kemâl Arıburnu’nun yazdığı, Sami N. Özerdim’in de başına bir önsüz hazırladığı Atatürk’ü bulup okuduk. Çok da iyi ettik, çünkü bizim için son derece önemli ayrıntıları öğrendik.
Bunlardan biri, kendimi bildim bileli okuduğum, işittiğim bir konuyla, Türk-Sovyet ilişkileriyle ilgiliydi. Biliyorsunuz, 1914’te, Mustafa Kemâl’in üstünyeteneği Çanakkale’de bir İngiliz tuzağına engel olmuş; Karadeniz’den gelip Bolşevik saldırılarından kurtarmak üzere Çar’a yardım etmeyi tasarlayan sömürgeciler geri püskürtülmüştü. Bunu unutmayan Lenin, Kurtuluş Savaşı boyunca bize silah ve para yardımında bulunmuştu. Yerine gelen Stalin zamanında neler olup bittiğini kimse açık söylemiyor, yalnız ortada, onun aramızdaki anlaşmayı çiğneyerek, yineden Kars yöresiyle Boğazlar konusunda ileri geri konuştuğu söylentisi dolaşıyordu; kimisi de, bunun doğru olmadığını, aramızı bozmak üzere ABD tarafından uydurulduğunu söylerdi.
İşin aslını, Kemâl Arıburnu’nun kitabında, Behçet Kemâl Çağlar’ın bir anısından öğrendik. Paylaşalım:
“O’nu Rus sefarethanesinde yelesi kabarmış arslan mehabetiyle (heybetiyle) kükrerken gördüğüm geceyi hatırlıyorum:
1937 yılındaydı sanırım. Rus ihtilâlinin yıldönümüydü. Ruslarla aramıza soğukluk girmişti, ama dostluğumuz eski havasını henüz muhafaza ediyordu. Kavaklıdere ağzındaki gemi biçimi Rus sefaretine gelen davetliler arasında zamanın Başvekili İsmet Paşa başta kalabalık bir Türk kütlesi göze çarpıyordu. Saat bire doğru herkes dağılmak üzereyken, balalaykalar İstiklâl Marşımızı çalmaya başlamasınlar mı? Paltosunu giymek üzere olan Başvekil birden irkildi; ne oluyor dememize kalmadı, merdivenlerde yaverlerinin arsında Mustafa Kemâl’in sarışın başı, vaktini şaşırıp gece yarısı doğan bir güneş gibi beliriverdi. Bir an salon kaynaştı. İstiklâl Marşımızın peşi sıra çalmaya başlayan bir dans havasında Atatürk’ü Tayyare Cemiyeti’nin davetlisi olarak gelmiş bir paraşütçü kızla seyretmemiz, büfenin başında Sefir Karahan’ın içki ikramını kabul ediyor görmemiz bir oldu.
Birden sesi salonda çınladı:
- Rusça’yı iyi bilen bir Türk diplomatı veya subayı bulamaz mısınız?
Azerbaycan’da doğup büyümüş, sonra Anadolu’ya gelip hava subayı olmuş birini buluverdiler. Onu yanına, gölgesine alan Atatürk, Karahan’ı göstererek:
- Sefir cenaplarına sorunuz, dedi, Şefiniz kimdir?
Türkçeyi bilen Karahan, böyle sade ve küçük cümlelerde tercümenin sonunu beklemeden cevap veriyordu:
- Stalin!
Atatürk, bir gözü tercümanda, bir gözü Karahan’da, açılmaya başladı:
- Geçenlerde, Cumhuriyetimizin yıldönümünde, bütün dünya büyüklerinden tebrikler aldım. Bu arada Kalinin’in de bir telfrafını gösterdiler. Usulen cevap vermeleri için Hariciye’ye havale ettim. Madem ki Şefiniz Stalin’di, bana telgraf çekmek için Kalinin de kim oluyor? Ben de bu Milletin Şefiyim. Ben mösyö Lebrun gibi sıradan bir Cumhurreisi değilim! Ben bu milletin şefiyim. Bana telgraf çekmek için Kalinin kim oluyor? Kalinin (hükümet üyelerini göstererek) bunlara çeksin! Söyleyiniz Stalin’e, Mustafa Kemâl karşısında muhatap aramaktadır. Bektaşi şeyhi gibi perde arkasına gizlenmek, şunu bunu bu işlere vekil etmek neden? Bunlar (hükümet üyeleri) birtakım muahedeler yapar, böyle teferruattan benim haberim bile olmaz. Fakat gerçek dostluk ve düşmanlık hakkında milletimle ben esaslı kararlara varırız; asıl muteber olan, değişmeyen odur. Bizimle gerçek dost geçinmek isteyenler bu hakikatin gafili olamazlar! Kara gün dostu iki milletin gerçek dost kalması isteniyorsa, bu hakikat gözden uzak tutulmamalıdır! Stalin, dostları için de mi perde arkasındadır? Söyleyin Şefiniz cenaplarına, Mustafa Kemâl karşısında muhatap aramaktadır. Dünyanın bugünkü şartları içinde, coğrafyanın küçük bir parçasına sığınmış tarihi muazzam bir millet, küçük millet muamelesi göremez! Bu basiret kârı değildir! Dünyanın gelecek inkişaflarında biz Rus milletinden değil, Rus milleti bizden hazer etse (çekinse) yeridir! Bir gün gelecektir ki, bizim topraklarımızdan Rus düşmanı bir milletin ordusu oraya doğru yürümek tasavvurunu aklından geçirecek, fakat karşısında bizim fiilî vetomuzu bulacaktır. Türkiye’nin müstakil fiilî siyasetini, Rusya’nın bir nevi diktası gibi göstermek temayülünü izhar eden gafillere, Sefir cenapları bunu münasip şekilde hatırlatınız…
Azerbaycanlı subayımız tercümeyi çok güzel yapıyor; Atatürk’ün her söylediğini, anayurdunun hıncını alırcasına, aynı jestlerle Sefirin burnuna burnuna tekrarlamaktan her seferinde kendini güç zaptediyor, Sefir Karahan ise renkten renge girerek şaşkınlığı ve perişanlığı arasında hayranlığını belirtmekten kendini alamıyordu. Atatürk’ün nefes almak için durduğu bir andan faydalanarak uysal bir sesle bir şeyler söyledi, subayımız bunu, dile gelmiş bir heykel vakariyle, hazırol vaziyetinde Atatürk’e tercüme etti:
- Cumhurreisi Hazretleri’nin hakkı var; Şefimiz var; Şefimiz Stalin’e bu arzularınızı bildireceğim. İki şefin telâkkisi milletlerimizin dostluğu yolunda atılmış en güzel adım olacaktır.
Atatürk gülümseyerek gürledi:
- Ben henüz böyle bir arzu izhar etmiş değilim. Yalnız iki milletin gerçek dost kalabilmelerinin şartlarını ve karşılıklı müstesna ve müsavi muamale lüzumunu tebarüz ettiriyorum. Eğer perdebirûnâne (gizli saklı) davranacak olsam, ‘biz Yavuz zırhlımızla eski Kırım yarımadanızın kıyılarına gelelim, o da bir balıkçı kayığı ile bize mülâki olsun’ kabilinden şeyler söylerdim. Yalnız bir lüzuma işaret ediyorum. Tekrar ediyorum: Mustafa Kemâl karşısında muhatap aramaktadır.
Rus seferethanesinde rastgele bir tercüman kadrosunda ve hüviyetinde görünüp aslında gizli ve mühim işleri idare eden Palyakof şöyle bir ilerledi ve söze karışıverdi:
- Tercümeyi yapan arkadaşımız Sefir cenaplarının sözlerini pek iyi tercüme edemedi sanırım. Sefirimiz demek istedi ki…
Yollu bir mukaddeme ile kendi aklınca yumuşatıcı bir tevile girişecekti ki, Atatürk sözünü kesiverdi:
- Vay, siz hâlâ burada mısınız? Bu topraklarda para ile satın alınacak şahsiyetler bulunmadığını hâlâ fark edemediniz mi? Yarından tezi yok bu beyhude gayretinize bir son verseniz, buralarda beyhude kalmasanız daha iyi olmaz mı?
Sonra, hiçbir şey olmamış, bir uygunsuz misafiri ev sahibi vatan evinden kovmamış gibi, sakin ve neşeli, Karahan’a döndü, tercümanı da kollayarak sözlerine devam etti:
- Ben oldum olası âsi bir adamım. Üstelik gayri mes’ul bir adamım. Bakalım mes’ul hükümet, dostluğumuzun takviyesi ve tarsini (sağlamlaştırılması) hususunda ne düşünüyor?
Başvekil İsmet Paşa, demindenberi, yüzü kâh çizgiler, kâh parıltılar içinde, cümlesini çoktan hazırlamıştı, tercümansız Fransızca söyleyiverdi:
- Hükemetin ayrı nokta-i nazarı ne olabilir ki? Atatürk ne söylemişse, Türkmilletinin kanaati odur. Dostlarımız şunu unutmamalıdır ki, Atatürk gerçek dostluklarında teferruatın altını da esaslar kadar ehemmiyet ve dikkatle çizecek kadar hassastır.
Atatürk’ün gözleri parlamış, yüzü gülmüştü, bulutlar dağılmış, güneş parlayıvermişti. Eğildi, İsmet Paşa’yı şöyle bir öptü. Sonra, ‘Sen de, vekaleten misafir generali öp’, diye fısıldadı; İsmet Paşa da, demindenberi şaşkın ve hayran, olan biteni seyretmekten bitkin, hava generali Aydeman’ı öper gibi yaptı.
Atatürk, balalaykalara şöyle bir işaret etti, yeni ve şen bir havaya başladılar.”
Görüldüğü gibi, bütün insanlığı canlı bir varlık, ulusları da onun örgenleri sayan, dolayısıyla hem kendi yurdu, hem de bütün dünya için gerçek Barış’ı ilke edinmiş yüce bir Önder’in karşısında, daha 1937’de, karşısında olduğunu ve ortadan kaldırmayı amaçladığını öne sürdüğü anamalcı buyurucular gibi, ulusları zorla, tankla tüfekle, gözdağıyla toplumcu yapmaya kalkışan; 2. Dünya Savaşı’nın ardından o kan içicilerle Yalta’da dünyayı paylaştığını sanan; insanlığın binlerce yıllık soylu umudunu boşa çıkaran Stalin Efendi tam anlamıyla çapsız bir Tem Adam’dır.
Atatürkümüzün değerini, öldüğünde çantasından Söylev, Memleketimden İnsan Manzaraları çıkan Ernesto Che Guevera ile Fidel Castro çok iyi anladıkları için, Küba’daki toplumcu düzen kurma girişimi bütün dünyaya örnek olacak biçimde sonuçlandı, hem de ABD’nin ve uydularının 50 yıllık amansız, acımasız kuşatma, engelleme çabalarına karşın.
*
İstanbul Fotoğraf Merkezi’nde, 15 Ekim akşamı, Cengiz Akduman, Serdar Mutuşoğlu, Mehmet Uyargil, “Devrimin 50. Yılında HAVANA” adlı bir fotoğraf sergisi açtılar. Cengiz Akduman, küçük kitapçıkta bakın ne diyor:
“Neden Küba?
Yukarıda yazdığım sempati önemli bir neden. Ayrıca ada, dünya üzerinde başka örneği kalmamış bir yönetim biçiminin Açıkhava atölyesi gibi. Eskimiş, ama yıllara meydan okuyan sömürge dönemi mimarisi ve yıllar boyu acımasızca süren abkulaya karşın, candan, müzik ve dansı kendilerine yaşam biçimi seçmiş, başları dik, onur bir halkı tanımak. Sanki zamanı durdurarak sürdükleri o yaşamları izlemek.”
Doğrus, üç gözlemci, saptadıkları bu işi çok güzel yerine getirmişler; Küba’dan çeşitli grüntüler bizim gibi tutkulu Küba sevdalılarını alıp yeniden o masalsı, bence, insanlığın nasıl yaşamasına gerektiğine canı örnek ülkeye uçurdu.
Ellerine, emeklerine sağlık.
Hemen ertesi gün, Hazzapulo Paşajı’nda başka bir görüntü şölenine çağırdı sevgili dostum İsa Çelik bizi: Serra Dinçerler’in “ Işığın Gölgesinde Afrika”sı
Serra’nın yaşamında olasılık, gereklilik ikilisi çok verimli çalışmış doğrusu; önce fotoğrf sanatının en duyarlı ustalarından İsa Çelik’in öğrencisi olmuş. Ardından, tutkulu Afrika sevdasını doyurabilmek üzere, o küçük pasajda halı-kilim satan, aynı zamanda Dünyanın Renkleri adıyla bir galeri açan; dahası, kendileri gibi gezi meraklılarını alıp yerküremizin ilginç noktalarına uçuran bir gezi kuruluşu da kurmuş olan bir çifte, Martine-Fikret Atalay ikilisine rastlamış; 2006’dan beri yılda en az 2 kez giderek derlemiş görüntülerini. Ustasından bakmayı, görmeyi, gördüğünü gerektiği gibi yansıtmayı öğrenmiş; ilginç, çarpıcı kır görünümleri, hayvanlar, insanlar saptamış.
İsa Çelik bunları çok güzel bir saydam gösterisine dönüştürmüş; ya Serra’nın getirdiği ya da burada elde edilen çok çarpıcı müzikler de eklenmiş. Al sana gerçek bir görsel-işitsel şölen.
Gittikçe çıldırtılan dünyamızda bize bu güzel geceyi yaşatan hepsine sonsuz teşekkür.
*
İsmet Arslan, bunalım falan demeden kitap basımını sürdürüyor; son aylarda çıkardıkları şunlar:
Abdullah Gürün’den Aziz Nesin ve İsveç Serüveni; Muharrem Bayraktar’dan Attilâ İlhan’la Sohbet: Batı’nın Maskesi Düşüyor; Okan Gökay Emgengil’den Türkiye Devrimi’nin Yol Haritası ve Avrasya Rotası; Cazim Gürbüz’den Atatürk Ekonomisi ve Beş Destan Adam; Turan Dursun’dan Evren Bir Şaka Mı?
Bir roman: Hatun Ateş Kurt’un Bir Yerlerde Bir Şeyler Eksikti’si.
Üç de şiir kitabı: Hasibe Sönmez’in Nar Ağacı Çiçek Açtı’sı; Veysel Boğatepe’nin İstanbul’a Kırk Satır’ı; Fikir Yüce’nin Şirimsi Çığlıklar’ı.
Çalışkan, üretken dostum, ozan Mehmet Başaran da yazılarını derleyerek Cumhuriyet Kitapları’na bir yapıt hazırlamış: Aydınlanma Yolunda, Yuh Olsun Topunuza.
Çetin Yetkin’in yetkin çalışması Karşıdevrim’den söz ederken, bakın ne diyor bir yerinde:
“Çok partili yaşama geçilirken, Hasanoğlan’da bir köylü şöyle demişti: ’Topraksızlara, yoksullağa çare mi demokrasicilik? Manda ortaya pislemiş, kağnı üzerinden geçip ikiye bölmüş tezeği…Olmuş iki parti, ikisi de aynı değil mi?’”
Onun için, insanlık için çözüm, başında Atatürk’ün görüp uyguladığı, Fidel Castro ile yoldaşlarınınsa çok daha sağlam temellere oturttukları, bütün yurttaşları kucaklayan, emekten başka şeye değer ve olanak tanımayan tek partili yönetimdir; onun içinde eleştiriyi, bilgi alışverişini kesintisiz ve yalansız duruma getirmektir asıl halkerki. Yaşadığımız, gittikçe ağırlaşması kaçınılmaz olan küresel bunalım bunu açıkça kanıtlıyor; ama şimdi parayı ve silahları ellerinde bulunduranların karartmalarından ötürü, bu yalın çözüme geçene dek daha epey acı çekecek insanlar.
Sözümüzü yine Ali Yüce’nin bir şiiriyle bağlayalım:
SEYİRCİ
Çağdışı ilkel bir kafa / Karanlığa tapıyor / Nanik yapıyor aydınlığa / Küresel pazarlarda / Ulusal onur satıyor / Sen seyrediyorsun
Atatürk’ün kurduğu / Laik Cumhuriyetin düşmanı / Karanlıkçı bir kafa / Küresel pazarlarda / Ulusal egemenlik satıyor / Sen seyrediyorsun
Vurguncu vurguncuyu / Dört elle alkışlıyor / Emekçi halkın çocukları / Ekmek diye ağlarken / Karanlıkçı gülüyor / Sen seyrediyorsun
Eli uzun cebi büyük / Karanlıkçı bir softa / Servetine servet katıyor / Dil uzatıyor hukuka / Yargıyı yargılıyor / Sen seyrediyorsun
Usdışı bir sapık / Safsataya tapıyor / Çamur atıyor aydınlığa / Yıkıyor laik Cumhuriyeti / Atatürk’ten öç alıyor / Sen seyrediyorsun.
Berfin/Bahar, s.141, Kasım 2009
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder