7 Ocak 2013 Pazartesi

İŞ BANKASININ YENİ KLASİKLERİ

İŞ BANKASININ YENİ KLASİKLERİ


Ali Alkan İnal’ın yönettiği klasikler dizisinde dört yeni kitabı var İş Bankası Kültür Yayınları’nın.
İlki, Gogol’un “Taras Bulba ve Mirgorod Öyküleri”; Ergin Altay çevirmiş, kapak tasarımı her zamanki gibi Birol Bayram’ın; gözden geçirmeyi Koray Karasulu, düzeltiyi de Müge Karalom üstlenmiş.
İkinci kitap Dostoyevski’nin “Öteki”si; onu da Türkçe’ye Tansu Akgün kazandırmış; kapak tasarımı ile düzelti aynı insanların.
Üçüncü kitap Nietzsche’den, “Putların Alacakaranlığı”; çevirmeni Mustafa Tüzel, kapak tasarımcısı ve düzeltmenleri aynı insanlar.
Sonuncu kitap Shakespeare’in bir oyunu, “On İkinci Gece”¸ çeviri Sevgi Sanlı’nın; Müge Karalom ile Birol Bayram kitaplaşmasına yardım etmişler.
En iyisi inci gibi basılmış bu yapıtları edinmeniz elbet; ben Gogol’un öykülerinden kısa bir alıntıyla sizi buna özendirmeye çalışayım. Son öykünün sonu şöyle:
“Günlerden pazardı. Üzeri kapalı yaylımı kilisenin önünde durdurmasını söyledim arabacıma. Kiliseye öylesine sessiz girdim ki, kimse dönüp bana bakmadı. Aslında dönüp bakacak kimse de yoktu. Bomboştu kilise. Kimsecikler yoktu. Anlaşılan dindar olanlar bile yağmurdan, çamurdan korkmuş olacaklar , kiliseye gelmemişlerdi. Kasvetli, daha doğrusu hastalıklı günde mumların hoş olmayan, tuhaf bir görünümü vardı. Kilisenin karanlık girişi insana hüzün veriyordu. Yuvarlak camlı, uzunca pencereler yağmurun gözyaşlarıyla yıkanıyordu.
Girişe döndüm, ak saçlı, oldukça yaşlı birini gördüm:
- Söyler misiniz, İvan Nikiforoviç hayatta mı?
O sırada bir tasvirin önündeki kandil daha canlı yanmaya başlamış, ışığı doğrudan karşımdaki ihtiyarın yüzüne vurmuştu. İhtiyarın yüzünde tanıdık bir şeyler fark edince şaşırdım! İvan Nikiforoviç’in ta kendisiydi bu! Ama nasıl da değişmişti!
- Nasılsınız İvan Nikiforoviç? Çok yaşlanmışsınız!
- Evet, yaşlandım, diye karşılık verdi İvan Nikiforoviç. Poltava’dan geldim bugün.
- Ne diyorsunuz? Bu havada Poltava’ya gittiniz demek?
- Ne yaparsınız? Mahkeme ...
O an elimde olmadan göğüs geçirdim. İvan Nikiforoviç göğüs geçirdiğimi fark edince:
- Üzülmeyin, güvenilir bir kaynaktan haber aldım, dâvâ gelecek hafta karara bağlanacak, hem de ben kazanacağım, dedi.
Omuz silkip uzaklaştım yanından, İvan İvanoviç’le ilgili bir şeyler öğrenmeye çalıştım.
Biri bana:
- İvan İvanoviç şurada, dedi.
O anda sıska birini gördüm. İvan İvanoviç miydi bu? Yüzü buruş buruş, saçları bembeyazdı. Ama paltosu yine aynı paltoydu. Selam sabahtan sonar, İvan İvanoviç huni biçimindeki yüzüne pek yakışan o gülümsemeyle bana dönüp:
- Güzel haberi vermemi ister misiniz? dedi.
- Hangi güzel haberi? diye sordum.
- Dâvâ yarın kesinlikle bitiyor. Yüksek mahkeme böyle bir açıklama yaptı.
Bu kez daha derinden göğüs geçirdim, çok önemli bir işim olduğunu söyleyip oradan ayrıldım, yaylıma bindim. Yaylıma koşulmuş, Mirgorod’da ‘hızlı posta atı’ denen zayıf, çevik atlar toynaklarıyla vıcık vıcık gri çamura bata çıka, kulağa hiç hoş gelmeyen sesler çıkararak yürüdüler. Sürücü yerinden oturan, hasır bir örtünün altına sığınmış Yahudi’nin başından aşağı oluk gibi yağmur dökülüyordu. İliklerime dek ıslanmıştım. Kent çıkışındaki karamsar görünüşlü karakol da, karakolun kulübesinde oturan, gri renkli resmi urbasını onaran savaşta sakatlanmış bekçi de usul usul geride kalmıştı. Yine o yer yer oyulmuş, kara topraklı, yer yer yeşermekte olan tarlalar, yağmurdan sırılsıklam olmuş kargalar, kuzgunlar, durmadan yağan yağmur, ağlayan kapkara gökyüzü…Çok sıkıcı bir dünya bu baylar!”
Ulus Gazetesi, 2 Ağustos 2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder