İŞ BANKASININ YENİ KLASİKLERİ
Ali Alkan İnal’ın yönettiği klasikler dizisinde dört yeni kitabı var İş
Bankası Kültür Yayınları’nın.
İlki, Gogol’un “Taras Bulba ve Mirgorod Öyküleri”; Ergin Altay çevirmiş,
kapak tasarımı her zamanki gibi Birol Bayram’ın; gözden geçirmeyi Koray
Karasulu, düzeltiyi de Müge Karalom üstlenmiş.
İkinci kitap Dostoyevski’nin “Öteki”si; onu da Türkçe’ye Tansu Akgün
kazandırmış; kapak tasarımı ile düzelti aynı insanların.
Üçüncü kitap Nietzsche’den, “Putların Alacakaranlığı”; çevirmeni Mustafa
Tüzel, kapak tasarımcısı ve düzeltmenleri aynı insanlar.
Sonuncu kitap Shakespeare’in bir oyunu, “On İkinci Gece”¸ çeviri Sevgi
Sanlı’nın; Müge Karalom ile Birol Bayram kitaplaşmasına yardım etmişler.
En iyisi inci gibi basılmış bu yapıtları edinmeniz elbet; ben Gogol’un
öykülerinden kısa bir alıntıyla sizi buna özendirmeye çalışayım. Son öykünün
sonu şöyle:
“Günlerden pazardı. Üzeri kapalı yaylımı kilisenin önünde durdurmasını
söyledim arabacıma. Kiliseye öylesine sessiz girdim ki, kimse dönüp bana
bakmadı. Aslında dönüp bakacak kimse de yoktu. Bomboştu kilise. Kimsecikler
yoktu. Anlaşılan dindar olanlar bile yağmurdan, çamurdan korkmuş olacaklar ,
kiliseye gelmemişlerdi. Kasvetli, daha doğrusu hastalıklı günde mumların hoş
olmayan, tuhaf bir görünümü vardı. Kilisenin karanlık girişi insana hüzün
veriyordu. Yuvarlak camlı, uzunca pencereler yağmurun gözyaşlarıyla
yıkanıyordu.
Girişe döndüm, ak saçlı, oldukça yaşlı birini gördüm:
- Söyler misiniz, İvan Nikiforoviç hayatta mı?
O sırada bir tasvirin önündeki kandil daha canlı yanmaya başlamış, ışığı
doğrudan karşımdaki ihtiyarın yüzüne vurmuştu. İhtiyarın yüzünde tanıdık bir
şeyler fark edince şaşırdım! İvan Nikiforoviç’in ta kendisiydi bu! Ama nasıl da
değişmişti!
- Nasılsınız İvan Nikiforoviç? Çok yaşlanmışsınız!
- Evet, yaşlandım, diye karşılık verdi İvan Nikiforoviç. Poltava’dan geldim
bugün.
- Ne diyorsunuz? Bu havada Poltava’ya gittiniz demek?
- Ne yaparsınız? Mahkeme ...
O an elimde olmadan göğüs geçirdim. İvan Nikiforoviç göğüs geçirdiğimi fark
edince:
- Üzülmeyin, güvenilir bir kaynaktan haber aldım, dâvâ gelecek hafta karara
bağlanacak, hem de ben kazanacağım, dedi.
Omuz silkip uzaklaştım yanından, İvan İvanoviç’le ilgili bir şeyler öğrenmeye
çalıştım.
Biri bana:
- İvan İvanoviç şurada, dedi.
O anda sıska birini gördüm. İvan İvanoviç miydi bu? Yüzü buruş buruş, saçları
bembeyazdı. Ama paltosu yine aynı paltoydu. Selam sabahtan sonar, İvan İvanoviç
huni biçimindeki yüzüne pek yakışan o gülümsemeyle bana dönüp:
- Güzel haberi vermemi ister misiniz? dedi.
- Hangi güzel haberi? diye sordum.
- Dâvâ yarın kesinlikle bitiyor. Yüksek mahkeme böyle bir açıklama yaptı.
Bu kez daha derinden göğüs geçirdim, çok önemli bir işim olduğunu söyleyip
oradan ayrıldım, yaylıma bindim. Yaylıma koşulmuş, Mirgorod’da ‘hızlı posta atı’
denen zayıf, çevik atlar toynaklarıyla vıcık vıcık gri çamura bata çıka, kulağa
hiç hoş gelmeyen sesler çıkararak yürüdüler. Sürücü yerinden oturan, hasır bir
örtünün altına sığınmış Yahudi’nin başından aşağı oluk gibi yağmur dökülüyordu.
İliklerime dek ıslanmıştım. Kent çıkışındaki karamsar görünüşlü karakol da,
karakolun kulübesinde oturan, gri renkli resmi urbasını onaran savaşta
sakatlanmış bekçi de usul usul geride kalmıştı. Yine o yer yer oyulmuş, kara
topraklı, yer yer yeşermekte olan tarlalar, yağmurdan sırılsıklam olmuş
kargalar, kuzgunlar, durmadan yağan yağmur, ağlayan kapkara gökyüzü…Çok sıkıcı
bir dünya bu baylar!”
Ulus Gazetesi, 2 Ağustos 2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder