6 Ocak 2013 Pazar

FİDEL’İN ANLATTIKLARI

FİDEL’İN ANLATTIKLARI


Şimdi oturduğumuz eve 1977’de taşınmıştık; o günden bu yana boyanmamıştı, bunu göze aldık, ustaları çağırdık, biz de Nilgün’e taşındık iki haftalığına. Sağolsun, bizi canı gibi besledi, barındırdı; bunlar yararlanarak Hrıstiyan Frei Betto’nun Brezilyalı gazeteci-yazar Joelmir Beting eşliğinde Fidel Castro ile 1985 yılında yaptığı söyleşileri içeren Fidel İle Gece Söyleşiler’ini okudum. Oradan ilginç bölümleri aktarayım size:
İlk buluşma 10 Mayıs 1985’te, Cezayir Cumhurbaşkanı Şadli Bincecid’in Küba’ya gelişi dolayısıyla düzenlenen törenler sırasında yapılıyor; o gece Devrim Sarayı’nda konuğun onuruna bir kabul töreni gerçekleştiriliyor. Resmi toplantı arasında kitabın yazarıyla kısa bir süre biraraya geliyor, söyleşi gün ve tarihini belirliyorlar.
O arada, Küba’yla ilgili birkaç bilgi veriyor Betto: 1981’de gerçekleştirilen bir dönüşümle, Küba’da en düşük ücret 83 peso olarak saptanıyor; ı Küba pesosu yaklaşık 1.13 Amerikan doları; ortalama gelir 180 peso; en yüksek gelir, 600 peso; ev kiralara devlete ödeniyor, evin türüne bağlı olmaksızın, bu gider en düşük gelirin %10’unu bulmuyor. Her yurttaşa aylık bir “libreta” (yiyecek karnesi) veriliyor: bu defterde bütün temel besinler yer alıyor. Böylece, Güney Amerika’yı kasıp kavuran açlığı hiç tanımıyor Küba halkı. Halkın gereksinmelerinden artan ürünün fazlası resmi pazarda daha yüksek edere satılıyor. Libreta’ya dayanarak yapılan alışverişte 1 kg sığı eti 1 peso 35 centavo, bir litre süt 25 centavo.
1981 sayımına göre, nüfusun %52’si 30 yaşın altında; Devrim’in ilk yıllarında nüfus artışı yıllık %2 imiş, şimdi %0.9’a düşmüş.
1959’da ancak 2000 öğrenci üniversiteyi bitirebilirken, 1984’te 28.000’e ulaşmış. = yıl Küba’da 20.500 hekim varmış, başka bir deyişle 488 Kübalıya bir hekim düşüyormuş. Hemen bütün salgın hastalıklar önlendiği için, dünyanın dört bir yanında 28 ülkeye sağlık yardımı yapılıyormuş.
Yurttaşların günlük kalori tüketimi 3000-3500 arasındaymış; bu da, FAO’nun saptadığı en düşük 2240 kaloriden epey fazla görüldüğü gibi. Üretimde işleyimin (sanayinin) payı %50.
13 Mayıs Pazartesi akşamı Brezilya’dan gelenler Devrim Sarayı’nda, Fidel Castro’nun çalışma odasındalar yeniden.
Çalışla masasının dört bir yanında kitap dolu raflar, kasetler, bir transistörlü radyo. Masanın üstünde yığınla kâğıt, bir kavanoz dolusu şekerleme, ve bir kutu kısa puro. Camilo Cienfuegos’un dev boyutlu bir resminin altında bir deri koltuk ve Gençlik Adası’ndan getirilmiş mermerden yapılmış bir masa. Tarlada çalışan genç öğrencileri gösteren dev boyutlu başka bir resim; iki başına ikişer, yanlarına dörder iskemle yerleştirilmiş bir toplantı masası. Çalışma odası büyük, rahat, serin, en küçük bir şatafat yok.
Fidel, arkadaşlarından önce Brezilya’ya dönmesi gereken Joelmir Beting’e seleniyor ilkin; günü nasıl böldüğünü, araştırmalarına ne kadar zaman harcadığını, biriktirdiği onca bilgiyi belleğinde nasıl tuttuğunu soruyor.
- Günlük çalışma tartımınız nedir? diyor.
- Her sabah birbuçuk saat radyo dinlerim; akşamları da yarım saat televizyon izlerim. Her gün 28 Brezilya gazetesinde yayınlanan, bir sütunluk bir tutumbilim (iktisat) yorumu yazarım.
- Peki bu arada okumamaya, bilgi edinmeye nasıl zaman ayırıyorsunuz? Ben her gün birbuçuk saatimi hemen bütün ajansların haber metinlerini okumaya ayırıyorum. Bunlar bir dosya içinde, daktiloyla yazılmış olarak, içindekileri gösterir bir çizelge eşliğinde elime geliyor. Teleksler konularına göre ayrılıyor, önce Küba’yla ilgili olanlar, sonra başlıca dışsatım ürünümüz olan şeker sorunu, Kuzey Amerika’nın izlediği siyaset falan. Herhangi bir ülkede yeni bir ilaç bulunduğunu, çok yararlı olacak bir yeni bir tıbbi donanım bulunduğunu okursam, hemen o konuda bilgi toplanmasını istiyorum. Ama bu bilgileri ancak yarım ya da bir yılda yayınlayan tıp dergilerini izlemem. Bu hafta, Fransa’da böbrek taşlarını titreşimle parçalayan yeni bir aygıt bulunduğunu okudum, üstelik bu Batı Almanya’da üretilenden çok daha kullanışlı ve ucuzmuş. Yoldaşlardan biri bilgi edinmek üzere iki gün sonra Paris’e uçuyordu. Ayrıca enfarktüste kullanılan yeni bir ilaç konusunda da bilgi edinmesini rica ettim. Toplum sağlığı, en önem verdiğim konudur, tıpkı gerek Küba’daki, gerek öbür ülkelerdeki bilimsel araştırmalar ile ulusal ve uluslar arası tutumbilimsel sorunlar gibi. Ne yazık ki bütün bu ilginç bilgileri edinip çözümleyecek zamanım yok. Sizinle bu konuşmayı yapabilmek için son gelişmeleri öğrenmek istedim, son iki ayın bütün önemli tutumbilim haberlerini derlettim. Her biri 200 sayfalık 4 cilt geldi önüme! Olayların akışına yetişmek kolay değil, hele doların dalgalanmalarına, bunun doğurduğu sonuçlara, dünya tutumbilimine, ABD’nin o uğursuz tutumbilim siyasetine.
Joelmir Beting yanıt veriyor: Dolar artık bir önder kuru değil, başkalarının içişlerine karışma kuru. Ülkelerimize yöneltilen silahlı saldırının bir türü. Doların değerinin artışı, ABD’nin yürüttüğü tutumbilimin umutsuzluğunu gösteriyor. Bugün dünyayı satın alan bu para birimi bir bakıma yapay bir birim. ABD’nin dışında ne kadar doların dolaştığı bilinmiyor.”
Bu arada Fidel, Pazartesi günkü uluslar arası teleksleri içeren dosyaya bakıyor. Sonra:
“ İnsanın kafasındaki bilgisayarı kimse göremiyor. Kendi kendime, neden bu kadar çok insan siyasete atılıyor, diye soruyorum. Çok zor iştir siyaset. Ancak yararlı bir iş yapılacaksa, herhangi bir sorun çözülecekse siyaset yapılır. Kendi payıma, bugün konuklarla yaptığım gibi, söyleşilerde bilgi edinmeye çalışırım. Dünyada, daha da önemlisi Latin Amerika’da olup biteni anlamaya çalışırım.
- Başkomutan olarak hem Küba’nın yönetiminden, hem uluslar arası ilişkilerden sorumlusunuz, diyor Joelmir Beting, bunun için iki komutan gerekmez miydi?
- Burada her şey yerinden yönetimle ve çok iyi hazırlanmış planlarla yürütülüyor. Yönetimi destekleyen bir anakadro var. Başlangıçta bu daha çok serbest güreşi andırıyordu; her organ, her bakanlık planlama örgütüyle bütçe olanaklarını tartışıyor, çekişiyordu. Şimdiyse her şey herkesin sorumluluğunda. Planlamanın temel ilke kararlarında Eğitim Bakanı da yer alıyor, Sağlık Bakını da, hizmet organları da, iktisat Bakanı da. Kararlar kısa zamanda, bütün yazçizcilik ortadan kaldırılarak alınıyor. Çok önemli bir konu ya da halk sağlığı gibi benim kişisel olarak üstlendiğim bir alan olmadıkça, benimle konuşmalarına gerek kalmıyor.
- Ya da atom enerjisi üretimi gibi heyecan ve ilgi yaratan bir konu olursa araya giriyorsunuz galiba? diyor Brezilyalı gazeteci.
- Bu tasarının ilerlemediğini gördüm. Denetimin yöntemi konusunda sorun çıkmıştı. Sorumlu kadro üç ayda bir değerlendirme toplantıları yapıyordu. İşçilerin beslenme, ulaşım, yaşam koşullarının iyi olmadığını öğrendim. Bunun üzerine, arkadaşlarımla birlikte işçileri görmeye gittim. Onlara çalışma koşullarını, iş giysilerinin niteliğini, ayakkabılarını, onları ailelerine kavuşturan ulaşım araçlarını, iş yerindeki gereçlerin ulaştırılmasını, çalışma birliklerinin eksiklerini sordum. Beni ilgilendiren en önemli şey, insanın erincidir. Bir işçi iyi koşullarda yaşarsa, emeğine verdiğimiz değeri, parasal ya da başka insanca sorunlarına gösterdiğimiz ilgiyi duyumsarsa, işini daha çok sever. Yuvalarına kamyonlarla taşındıklarını görüp sordum: Kaç otobüse gereksinmeniz var? Otuz mu? Bunları sağlamaya çalışacağız. Yedek akçamızın hepsini bu işe ayıracağız. Onlara önerilerde bulundum; ailelerin gelip kalması, yakınlarının yanında dinlenebilmeleri için çadırlı bir yerleşim yeri kurmayı bile düşündüm. Bunu yapacak organların paraya, doğrudan desteğe gereksinmeleri vardı, elde ettiler.”
Fidel, gümüş kaplamalı çakmağıyla kısa purosunu yaktı. İnce parmaklarıyla kır sakalını taradı, sonra sürdürdü: 20 yoldaşla birlikte çalışıyorum, bunların 10’u kadın. Onlar, özellikle çok güç durumlarda yardıma koşacak bir eşgüdüm kümesi oluşturuyorlar. Her biri, ülkenin belli başlı üretim alanlarında olup biteni öğrenmekle görevli. Bu kadro, bakanlıkla tartışmaya girmeksizin, kararların akışını kolaylaştırıyor. Onlar koltuk değil, insan. Üç ayda bir yapılan toplantıları duyunca, bir işin yürütülmesinin değil üç ay, bir ay bile bekleyemeyeceğini anladım! Toplantılar, hemen çözülmesi gereken sorunların dökümü oluyordu. Bugün bu 20 kişilik kadroya, atom enerjisi üreteciyle ilgili işlerin gidişi, ne gibi sorunlar çıktığı konusunda her gün durum bildiriliyor. Kadronun o konuda uzman bir üyesi düzenli olarak gidip üreteci görüyor. Öbür önemli ve belirleyici konularda da aynı yöntemi uyguluyoruz.
- Komutanın atılan her adımı izlediğini bilmenin işçileri müthiş kamçıladığını Cienfuegos’da duyumsadım”, diyor Joelmir Beting.
- Dünyada benimkinden daha az kişiyle çalışan yönetici yoktur, diye yanıtlıyor Fidel. Sonra, Devlet Danışma Kurulu yazmanı olan, dolaysız yardımcılarından Chomy’ye dönüp soruyor: Sen kaç kişiyle çalışıyorsun?
- Altı kişiyle¸ diye yanıtlıyor Havana Üniversitesi eski yöneticisi.
Brezillayı gazeteci sürdürüyor: “Parasal konularda karar verme yetkisi kimde?
- Eskiden planlama yarkurulundaydı. Şimdi bu yetki büyük ölçüde Yerinden Yönetim’e bırakıldı. Halkerki, okulları, hastaneleri, ulaşımı, ticareti, kısacası bütün yerel hizmetleri yürütüyor. Bir örnek vermek gerekirse, Santiago de Cuba’daki hastane yöneticisini Halkerki seçiyor. Elbet Sağlık Bakanlığı’na danışıyorlar, bakanlık da onlara uzman ve çalışma yöntemi sağlıyor.
- Yerinden Yönetim yeni bir şey mi?
- Hayır, biz işlev ve yetkileri başından beri bölüşürdük.
- Küba’ya özgü mü bu?
- Hayır, ama içinde Küba’dan çok şey var. Ama seçim yöntemi bütünüyle Küba’ya özgü. Ortalama 1500 kişiden oluşan her seçim bölgesi Halkerki’ne katılacak temsilciyi seçiyor. Parti hiç araya girmiyor, o bölgede yaşayan insanlar adayları belirleyip oy veriyorlar. En çok 8, en az 2 aday öneriyorlar. Parti hiç karışmıyor, yalnız kuralların ve yöntemin doğru uygulanmasını sağlıyor. İkibuçuk yılda bir oyların %50’sini alan aday seçiliyor, kimse bu oranı bulamazsa seçim yineleniyor. Seçilen temsilciler yerel yönetimi oluşturuyor ve yerel yönetimin yürütme yarkurulunu seçiyor. Sonra bu temsilciler, kitle örgütleri ve Parti’yle birlikte, il meclisine temsilci seçiyor, ulusal meclise milletvekili seçimine katılıyorlar; ulusal meclis 500 temsilciden oluşuyor. Ulusal Meclis üyelerinin yarısı Halkerki’nden, yâni tabandan geliyor. Seçim bölgesine göre değişen düzenli toplantılar yapılıyor, bu toplantılarda o yörede yaşayan komşular, seçtikleri temsilcilerin yanında, çalışmaların yeterli olup olmadığını tartışıyorlar. Yeterli değillerse temsilcileri görevden alma yetkileri var.
- Bir hastaneyi gezerken annelerin hasta çocuklarının yanında kalabildiklerini gördüm, diyor Joelmir Beting.
- Hasta bir çocuk için dünyanın en iyi bakıcısı annesidir, diyor Fidel Castro. Önceleri annelerin hastaneye girmeleri yasaktı. Kapıda kalır, korkuyla çocuklarından haber beklerlerdi. Annelerin yetersiz tıp bilgileri yüzünden bakımı zorlaştıracakları düşünülürdü. Oysa biz bu görüşün karşısındaki yöntemi yıllardır uyguluyoruz. Bütün çocuk hastanelerinde annelerin yavrularına eşlik etme hakları var, hastane için gerekli giysi ve yemek ücretsiz sağlanıyor. Bu yılın Mart ayında yapılan Kübalı Kadınlar Kurultay’ında kadınlar aynı hakkın babalara da tanınmasını istediler, çünkü başka çocuğu olan annelerin evden ayrılması zor. Bu istek inceleniyor. Kadınların başka bir isteğini daha inceliyoruz, bu, kardeşlerin ya da aile bireylerinden herhangi birinin çocuğa eşlik etme isteği. Bu hak şimdiye dek yalnız kadınlara tanınıyordu. Ancak böyle bir uygulamanın ev işinin bütünüyle onlara kalmasına, bunun da uğraşsal çalışmalarını aksatmasına yol açtığını, toplumsal gelişmelerini güçleştirdiğini öne sürdüler. Şu anda ülkedeki nitelikli işgücünün %53’ünü kadınlar oluşturuyor çünkü.”

“- Sağlık alanında, henüz yararlanılmayan kullanıma hazır güç var mı?
- Daha önce dediğim gibi, nitelik artırımına yatırım yapıyoruz, çocuk hastanelerinin yapımına öncelik tanıyoruz. Bir mahalledeki ailelerle ilgilenen ‘Aile Hekimi’ni kurumlaştırdık. O hastaları iyileştiren bir hekim değil, sağlıkla ilgilenen bir hekim, hastalıkları önleme konusunda aileleri aydınlatıyor. Sizin de gezdiğiniz Gençlik Adası’nda 22 değişik ülkeden gelmiş öğrencileri barındıran liseler var. İlkin bunların ülkemizde kökü kazınmış hastalıkları, hiç tanımadığımız birtakım hastalıkları taşımalarından korktuk. Ama korktuğumuz olmadı, bu da Afrika’da ya da öbür anakaralarda süreğen diye adlandırılan hastalıkların tıp bilimi ve çağdaş ilaçlarla kesin olarak denetim altına alınabileceğini gösterdi. Her türlü denetime karşın buraya hastalığıyla gelen hiçbir öğrenci geri gönderilmedi. Küba’da bakılıp iyileştirildi. Büyük bir talih sonucu, o hastalıkların büyük bölümü ülkemizde görülmüyor. Tropik hastalıklar kurumumuz bu alanda büyük ilerlemeler gösterdi, orada elde edilen deneyim Üçüncü Dünya Ülkeleri’nde çalışan Kübalı hekimleri korumakta da yardımcı oluyor. Gençlik Adası’ndaki beslenme değerleri, ülkenin öbür okullarındaki ortalamanın üstünde. Böylece, hiçbir öğrenciyi sağlık sorunları yüzünden yurduna göndermek zorunda kalmıyoruz. Sağlıkları, dolayısıyla yaşama sevinçleri, güçleri yerinde.
- Önce niceliği sağlayıp ardından niteliğe mi ağırlık veriyorsunuz?
- Devrim bütün bunlar için gerekli somut temeli oluşturdu. Konut alanındaki gibi, birtakım düzelmeler olsa da, hâlâ büyük yatırıma gereksinme duyan kesimler de var elbet. Şu anda yılda 70.000’den fazla konut yapılıyor.
- Peki ulaşım araçlarının durumu?
- Devrim’in ilk on yılında dışarıdan otomobil almadık. Ülkemize konan tutumbilimsel ve ticarî ambargo ile bizim öncelik verdiğimiz sorunlar, eldeki kaynakları sağlık ve eğitim alanlarına yöneltti. Dışarıdan araba almak, öbür toplumsal gereksinmelerin karşılanmasını önlememeli. Şu anda dışarıdan yılda ortalama 10.000 araba alıyoruz, bunları da uzmanlara, teknik adamlara, kendini kanıtlamış işçilere ayırıyoruz.
- Ya kamu araçları?
- Motorlarını ya da önemli parçalarını dışarıdan alıp otobüsleri burada üretiyoruz. Motor üretimini daha iyi duruma getirmek üzereyiz. Ülkeye giren üç arabadan ikisi doğrudan üretimde ya da hizmet kesiminde çalışan emekçilere ayrılır. Alanlar, arabanın maloluş ederini, 7 yıl içinde, çok düşük faizle öderler. Her işletmenin işçi meclisi, arabayı kimin hak ettiğine karar verir. Alınan arabaların bir bölümü de araba kiralama kurumlarına ve devlet yönetimine ayrılır.
- Ülkede özel mülk var mı?
- Evet, hâlâ yaklaşık 100.000 bağımsız çiftçimiz var. Kahve, patates, tütün, sebze,biraz şeker kamışı ve başka şey üretiyorlar. Üreticinin yarısından fazlası üretim ortaklıklarında örgütlenmiş bağımsız üreticilerdir – eskiden sayıları 200.000’di – sonuçlar çok iyi. Kazançları yüksek. Ortaklığa üye olmaları bütünüyle kendi isteklerine bağlı. Bu girişim kendine çok sağlam bir temel yaratıyor. Dolayısıyla, eskiden olduğu gibi, ürün devşirme zamanı devletin içgücünü devreye sokması gerekmiyor. Ayrıca ortaklıklar çiftçinin yaşam düzeyini yükseltiyor, okul yapımını, akarsulu, elektrikli konut yapımını kolaylaştırıyor. Ülkedeki konutların %85’ine elektrik verilebiliyor. Yürütme kredileri, ürün alış bedellerini üreticiyi sevindirecek biçimde saptıyor. Üretim fazlası, daha yüksek bir ederle serbest pazara sunuluyor. Çiftçilerden vergi almıyoruz, aileleri – her Kabalı gibi – parasız sağlık ve eğitimden yararlanıyor. Ortaklıkların yıllık kazancı 3000-6000 dolar arasında, buysa ortaklık dışında, küçük topraklarda üretim yapan, üretim giderleri yüksek, üretimi makineye dayandıramayan üreticilerinkinden çok daha yüksek. Daha Devrim’in başında Kredi ve Hizmet Birlikleri kurduk. Hizmet derken, traktör, silo,kamyon, biçerdöver gibi iş gereçlerini anlatmak istiyorum. Ancak bütün bu araç gereç üretim ortaklığınındır.
- Bir çiftçi yanında işçi çalıştırabiliyor mu?
- Devletin işçiyi koruma yasasına uyarak çalıştırabiliyor. Makineleşmenin gelişmesinden ötürü, 70 milyon tondan şeker kamışını kesebilmek için 70 000 kesici yetiyor. 15 yıl önce 350 000 kişi gerekliydi. Bunun büyük bölümünü tarla işçilerinin kendileri oluşturuyordu. Artık gönüllülere seslenme gereği kalmadı, yıllardır askerlerle öğrencileri bu işle görevlendirmemize gerek olmuyor. Küba’da sorun, işsizlik değil. Tersine, pek çok yörede içgücü eksiği var.
- Öğrenciler üretime katılmıyor mu artık?
- Köy okullarında katılıyor. 600 köy okulumuz var, bunların öğrenci sayısı 300 000’i aşkın. Olağandışı bir başarı elde ediyorlar. Kentlerdeki öğrenciler de, orta öğretimden sonra, her yıl gönüllü olarak 30 gün köylere gidebiliyor. Öğrencilerin %95’inden fazlası katılıyor buna. Sebze, narenciye tütün gibi ürünlerin devşirilmesine yardım ediyorlar. Bir toplum, öğrenim hakkının yanında, çalışma hakkı da tanımalıdır gençlere, yoksa bedensel çalışmaya, somut üretime yabancılaşmış, yalnız beynini çalıştıran bir halk oluşur. Öğretimle bedensel çalışmanın atbaşı gittiği okullara iyi bir örnek de Gençlik Adası’ndaki okullardır. Orada gerçekleştirilenlerin çoğu benim deneyimlerime dayanır. Ben 12 yıl yaşadım yatılı okullarda. Ancak üç ayda bir evime gidebiliyordum. Hiç ayrılmazdık okuldan, pazarları bile. Kız erkek karışık okumazdı. Gençlik Adası’nda kızlarla oğlanlar birlikte okuyorlar. Okudukları yer açık, duvar yok, her gün üretken sporlar yapabiliyor, ekinsel etkinliklerde bulunabiliyorlar. Sabah akşam ders çalışmak zorunda değiller, oysa benim zamanımda öyleydi, ve bu çok sıkıcıdır, okuldaki verimin düşmesine de neden olur. Öyle sabahtan akşama yalnız ders çalışan öğrencinin amacı üretimde bulunmak değildir, eğitim için eğitimdir. Şimdiyse liselerde 1 milyon öğrenci okuyor, 6-16 yaş arasındaki çocukların %92’si okula gidiyor. Bunları tamamlayan, 6-12 yaş arasındaki çocukların gittiği okullarda doluluk oranı %100’dür.
- Küba’da hekim fazlası var mı? diye soruyor Joelmir Beting.
- Bu sorunuzu yanıtlamadan önce, ülkede 3 milyon işçi bulunduğunu, 12 öğrenciye bir öğretmen düştüğünü, öğretmen okullarında şu anda 30 000 öğrencinin öğrenim gördüğünü söylemek isterim. 15 yıl önce, orta öğretimde görev alan öğretmelerin %70 eğitim görmemişti. Bugün hepsi okul bitirmiş durumda. Bu arada orta öğretim fazlası yarattık. 10 000 öğretmen derse girmiyor, aylıklarını alıp üniversitede öğrenim görüp kendilerini geliştiriyor. Bir öğretmen, 9 yılı temel okulda, 4 yıl tamamlayıcı okulda okuyup öğretmenliğe başladıktan sonra, tam ya da yarım günlük kurslara katılıp 6 yıllık üniversite öğrenimi görebiliyor. Üstelik öğretmenlik belgesini alana dek, iki yıl boyunca, öğretmenlik aylığı sürer. İlerde temel okul öğretmenlerine de üniversite eğitimi vermeye tasarlıyoruz. Şu anda 25 000 hekimimiz var; gelecek 15 yılda 50 000 kişi daha hekim olacak. Bunların her birinin nerede görevlendirileceğini şimdiden biliyoruz. Hekimler için bir yılı ayırmayı düşündük: her 7 yılda bir uygulamaya ara verip yeniden öğrenime dönecek. Kararlı bir sağlık izlenceniz varsa, uzmanların hizmetleri ve yetiştirilmeleri için uygun bir dizge yürütüyorsanız, elinizde hekim fazlası olamaz.
- Peki, yazçizcilik toplumculuğun kaçınılmaz hastalığı mı acaba?” diye soruyor Brezilyalı gazeteci alaycı, iğneleyici bir yüzle.
“Yazçizcilik iki dizgenin de temel derdidir, anamalcılığın da, toplumculuğun da… İnsan kaynağını daha verimli kullanmayı öğrendiğimiz gün bu savaşı kazanacağımızı sanıyorum. Bence anamalcılığın en akıldışı türevi, işsizliktir. Anamalcılık olanca ağırlığı uygulayıma (teknolojiye) veriyor, insana gereksinmesi kalmıyor. Bugün toplumculuk da insan olanaklarını sonuna dek kullanamıyor belki, ama insanları kesinlikle işsizlik düzeyine indirmiyor; üstelik biz işin niteliğini de arttırdık, üretkenliği de.”

Başkomutan bizi çalışma odasının yanındaki küçük odaya götürüyor. İBM bilgisayarlarıyla çevrili bir karı-koca çalışıyor bu odada. Küba yönetiminin elektronik beyni bu odada. Bütün veriler, ülkenin en iyi 500 hekiminin adları, uzmanlık alanları burada kurallara uygun olarak belleğe geçirilmiş; Fidel’in ricası üzerine, bilgiişlemde çalışan yoldaşın ince uzun parmakları tuşlara dokunuyor.Veriler, türlü renklerde beliriyor ekranda: bugün Havana’nın nüfusu 1.902.173. Küba’nın başkentinde 7.856 hekim, 10.481 hastabakıcı, 11.336 sağlık uzmanı işbaşında. 242 yurttaşa bir hekim düşüyor, 182 yurttaşa bir hastabakıcı. “
Bu alıntıyı, sevgili Atatürk aramızdan ayrılalı beri, ABD’ye tapanların bizi yaşattıkları şu cehennemden kurtulmak, binlerce yıldır ilk kez gerçekten insanca yaşamak istiyorsak, amacımızın ne olması gerektiğini; o amaca ulaşabilmek için nasıl bir yapı kurmamız, hangi araçları yaratmamız, başımıza ne tür önderler geçirmemiz gerektiğini göstermek üzere yaptım.
Anadolu’nun yoldan çıkmamış, satılmamış, sapıtmamış sivil-asker çocukları okusun, üzerinde düşünsün, sonra gereğini yapsın diye.
Sabahtan akşama oynanan oyunlardan, kurulan tuzaklardan, çiğnenen insan haklarından, hiçe sayılan hukuk kurallarından söz etmenin, ağlayıp sızlamanın kimseye şu kadarcık yararı yok çünkü.
Yeni insanı, yeni toplumsal yapıyı ilkin kendinizde oluşturmaya hazır mısınız? Bu, tıpkı Küba’daki gibi, en az 50 yıl sıkıntı, özveri, emek ister.

Berfin/Bahar. S.147. Mayıs 2010.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder