Bu, 30. İstanbul Film
Şenliği’nde gösterilen Nurdan
Arca’nın çektiği belgeselin adı; filmin kurgusu Melih F. Tatlıcan’ın. Araştırmacı İrene Melikoff’a adanmış.
Sayın Melikoff 40 yıl
önce İstanbul’a geliyor; duvarlarda gördüğü bir duyuru üzerine bir dinletiye
gidiyor, Alevi türkülerini dinliyor, oyunlarını izliyor, ve vuruluyor: çünkü
tıpkı Orta Asya’daki atalarımız gibi, Kızılderililer gibi, 50 yıl önceki
Hintliler gibi, Aleviler de insan yerine “Can”diyorlar; anımsar mısınız
bilmem, Kurusawa’nın unutulmaz
filmi “Dersu Uzala”’da, bilge kılavuz Dersu yedikleri etlerin kemiklerini
yanmakta olan ateşe atan askerleri azarlayıp: “atmayın, atmayın, şu kenara koyun, bir CAN
gelir yer” diyordu.
Müslümanlıktan gelen katkıları bir yana bırakırsanız, Alevilerin
Anadolu’da yaşayan bütün öbür dinlere, tarikatlara üstünlüğü, kadına verdikleri
değer; ben kendi payıma hep, insanlığın bugün gömüldüğü anamalcı-tekelci
bataklıktan kurtulmak istiyorsa, işe tıpkı Mustafa Kemâl gibi, Küba’da Fidel Castro ve arkadaşları gibi,
kadını kölelikten kurtarıp eğitmekle başlamalıdır.
İrene Melikoff Alevi
müziğine, sözlerdeki bilgeliğe vurulduktan sonra, doğal olarak Kırşehir’e, Hacı
Bektaş’a da uzanıyor; en çok Feyzullah
Çınar’ın sesinden, deyişinden etkileniyor; demek ki o günlerde ya da
sonrasında, kimse onu sevgili Ruhi
Su ile tanıştırmamış; Feyzullah’ı, anayurdundaki Şalyapin’e benzetiyor, oysa büyük Rus
yorumcunun asıl ikiz kardeşi Ruhi
Su’ydu.
Olsun, bu halkanın eksik kalması onun açısından çok önemli değil,
kendi deyimiyle “bir anda yaşamı değişiyor”; ondan
sonra kendini bu konuyu araştırıp yazmaya adıyor; bireysel olarak büyük talih
doğrusu.
Belgesel onunla yapılmış uzun söyleşiye ver vermiş; ardından,
yaşamakta olan dedelere dayanarak, Aleviliğin temel inanç ve töreleri, törenleri
gösterildi; “ikrar verme” inançlı, doğru, güzel
bir can olabilmek için tasarlanmış anayasaya ömür boyu bağlı kalacağına dede
önünde yemin etmek demek. Doğrusu, yüzlerce yıl Sunilerin egemen olduğu devlet
amansızca, acımasızca ezmiş, sürmüş, öldürmüş bu güzel insanları; şu anda da
gerçek eşitlikleri kabul edilmiş değil; ve yine bana kalırsa, Aleviler
olmasaydı, Mustafa Kemâl Kurtuluş
Savaşı’na ne girişebilirdi, ne de kazanabilirdi.
Bütün dünyayı yüzyıllardır soyup soğana çeviren sözümona uygar
(?) uluslar aslında onları da doğruca cehenneme götüren bir alışkanlıkla bugün
de hâlâ dünyanın güzelim halklarını bölüp paramparça etmeye çalışıyorlar 365
gün, 24 saat; özgürlük, mutluluk, bağımsızlık bireyseldir, ulus devletlerin
modası çoktan geçmiştir diyorlar; ondan sonra bu tuzağa düşenler tarihin
çöplüğüne savrulurken, onlar ellerindeki bütün olanak ve araçlarla ulusal
bilinci ayakta tutmaya çalışıyorlar; oralarda olsa, bu belgesel devletin bütün
destekleriyle çekilirdi; Nurdan Arca ve arkadaşları bunu kendi
çabalarıyla yapmışlar; yürekten alkış,
Belgeselin gösteriminden sonra bir de söyleşi vardı; biz
kalamadık, ama çıkarken Melikoff
adını taşıyan bir genç kızın da sahneye çağrıldığını gördük; sanırım İrene Hanımın ya kızı, ya torunu;
uzunca boylu, güzel bir kızdı; Anadolu’da yaşama olanağı bulabilmiş bu soylu
geleneği yeterince duyumsayıp anlayabiliyor muydu acaba? Söyleşiye kalıp bunun
yanıtını öğrenmeyi çok isterdim.
Bu genç kızın dışında, daha başka yabancıların da belgeseli
izlemeye geldiğini gördük; Alevilere bakıp daha güzel uygar insan olmak üzere
mi, yoksa Anadolu’yu karıştırmak için mi bilemedik elbet.
Ama kendi payıma, Orta Asya’dan buralara bu soylu töreleri,
törenleri getirip yaşatan insan kardeşlerime ben sonsuz teşekkür
borçluyum.
Ulus
Gazetesi, 25 Nisan 2011
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder