BİR OYUN, BİR FİLM
Önce Genco Erkal’dan, Kerem Gibi’yi gördük; sevgili Genco, yıllardır okuduğu
Nâzım Hikmet şiirlerinden çok güzel, yerinde bir seçme yapmıştı; üstelik bu kez
eski yorumlarından görüntüleri, Nâzım’ın yargılanışı, hapis cezasına
çarptırılışı, tam 13 yıl sonra bırakılışını, yurtdışına kaçmak zorunda kalışını
yansıtan gazete sayfaları da eklenmişti gösteriye; ve bunlar elbet çok
etkileyiciydi.
Ayrıca, o gece de salonda bulunan Yıldız Kenter’le birlikte gerçekleştirdiği
eski yorumların görüntüsü de vardı; ve elbette müziklerinden yararlandığı,
birçok gösteriyi paylaştığı Fazıl Say da.
Nâzım’ı anlatmaya gerek var mı? Türk dilinin bu büyük ustası yaşadığı çağı
da, ülkesini de, onun her kesimden insanını da kusursuz betimlemiş; o arada
elbet kendini, sevdalarını da.
Bir insanın ülkesinden zorla koparılmasının ne demek olduğunu ancak böyle bir
talihsizliğe uğrayanlar anlayabilir bütünüyle; canım Nâzımcığım, en soylu
biçimde çektiği o acıyı da kusursuz anlatmış şiirlerinde.
Sonra başka bir benzerliğine bir kez daha tanık olduk bu gecede: 1961’de,
Devrim’in gerçekleştirilmesinden iki yıl sonra Havana’ya gittiğinde, başarılan
büyük işin önemini de, 500 yıllık amansız sömürünün ardından o güzelim küçük
adaya gelen benzersiz mutluluğu da insanı havalara uçurtacak bir yetkinlikle
dile getirmiş. Havana Röportajı okunurken, 59 Devrimi’nin gerçekleştirilmesi
sırasında Fidel Castro ve arkadaşlarının kente gelişlerinden alınmış, şimdiye
dek hiç görmediğimiz çarpıcı görüntüler izledik. Ve Abidin Dino’ya sorduğu : Sen
mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? sorusunun yanıtını gidip üç kez kendi
gözlerimizle gördüğümüz için ayrıca sevindik, kendimizi talihli saydık.
Mehmet Aksoy’un güzel yontusunun Havana’ya götürülüşüne Genco da katılmıştı;
o da görmüştür bir ulusa mutluluğun nasıl tattırıldığını.
Doğrusu, sevgili Genco, doğumgünü için Büyük Usta’ya da, bize de yine çok
güzel bir armağan verdi. Ömrü uzun olsun.
İkinci sevinci, hiç beklenmedik biçimde, Nezih Ünen yaşattı bize, Anadolu’nun
Kayıp Şarkıları ile.
Tam 8 yıl, arkadaşlarıyla Anadolu’yu karış karış dolaşmış; her yörede o
günlerde yaşamakta olan kadın ya da erkeklerden oranın yerel şarkılarını
dinlemiş, saptamış; sonra onlara stüdyoda son derece uyumlu müzikler eklemiş,
ortaya çok çarpıcı bir belgesel çıkmış,
En güzeli, sinema sanatının kendi dilini çok iyi biliyor Nezih: araya hiç söz
katmadan, yalnız görüntülerle, ezgilerle Anadolu’nun, orada yaşamış
topluluklardan geriye kalanların tarihini, özelliklerini, acılarını,
sevinçlerini tadına doyulmaz bir kurguyla anımsattı, yaşattı bize.
Kars’ta, yarı Kürtçe yarı Türkçe şarkıları, oturduğu sedirde, ancak bir ikisi
kalmış dişleriyle, saz eşliği olmadan söyleyen nine ne kadar etkileyiciydi ulu
Tanrım!
Ya da, Güneydoğu’da, kemençeye benzeyen, neredeyse tek telli bir ilkel sazla
türkülerini söyleyen, sonra kalkıp oynayan iki Kürt yurttaşımız.
İpekböceği kaynattığı kazanın başında bir yandan ipleri çekip tezgahın
iğnelerine asan, bir yandan da Arapça övgüler düzen usta unutulur mu?
Aynı biçimde, 150 yıllık tezgahının başında en sevdiğimiz Denizli
türkülerinden biri okuyan?
Ya o soylu, onurlu, yontu gibi semah dönen Alevi kadınlarla erkekler?
Harran’da görüntülenmiş güzelim kızlarla oğlanlar?
Dedim ya, işini çok iyi biliyor, yürekten seviyor Nezih Ünen: film
İstanbul’da, Tünel’de şarkı söyleyip gösteri yapan bir toplulukla başlıyordu;
yine İstanbul’da, ama bu kez filmi özetleyen, iç içe kurgulanmış görüntülerle
bitiyor.
Alkış, sevgili Nezih Ünen¸ yürekten, ayakta alkış!
Umarım yakında cd’sini çıkarırsın filminin, biz de alır, sayısız kere
tadarız.
Ulus Gazetesi, 29 Mart 2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder