BÉJART’IN BÜYÜSÜ
Türk halkı, iyilik edene: tuttuğun altın olsun der; Maurice Béjart’a da biri,
doğa, tuttuğun, düşündüğün, baktığın dansa, baleye dönüşsün demiş besbelli.
Dinlediği her nitelikli ezgi, şarkı; kendisini üzen ya da sevindiren her olay;
bir gül’e ya da insana duyduğu sevgi kolayca dansa dönüşüyor. Dünyanın bütün
müziklerine, danslarına açık; 7dil bilen, gittiği ülkenin diline birkaç gün
içinde beynini uydurup konuşmaya başlayan, dünya düşünce tarihi üzerinde
uzmanlaştığı hâlde dolu dolu yaşamayı hiç aksatmayan, bütün dünyasal hazları
tatmayı bile babasından gelen yetenekle Çin’den Hindistan’a, İran’a,
Yunanistan’a bütün dünya düşünce ve sanat tarihini derinlemesine bildiği her
yapıtından anlaşılıyor.
Sağolsun, bu büyük ustayı bize sevgili Aydın Gün tanıtmıştı; ondan sonra
gerek Fransızların TV5’inde, ARTE’sinde, ardından Mezzo’sunda pek çok yapıtını
gördük, kaydettik; dışarı giden ya da oralarda yaşayan dostlarımıza rica ettik,
kasetlerini getirdiler. Onları izlerken, hep yüreğimizin bir köşesi sızlardı:
neden caba bizim müziklerden, danslardan esinlenerek bir bale, dans
yaratmıyor?
Sonunda o da olmuş: İstanbul Sanat Şenliği’nin 35.,kendisinin 80. yılı
için,Kutsi Ergüner’in müziğinden yararlanarak RÛMÎ:Dans ve Dua’yı
tasarlamış.
Ve elbette, Yunan, Japon, Çin, Afrika ezgi ve danslarından yola çıkarak
tasarladıkları gibi, düşünceyle duygular, onlarla bedensel anlatım arasında
insanı havalar uçurtan bir uyum yakalamış.
Bakın ne diyor bu yapıt dolayısıyla büyük ozan Mevlânâ’ya seslenirken:
“Rûmî, kardeşim, ustam Mevlânâ, her gün senin dizelerinde dolaşıp arı özünü
düşüncelerime yayacak çiçeği arıyorum.
Dansçı olduğum ve devinim insanoğlunun temelini oluşturduğu için, ruhla
bedeni devinimsizlikte birleştirmeye çalışan, tartımla (ritmle) yakarmayı
kaynaştıran, varoluşla bütünleşen o iç dengeden nasıl vazgeçebilirim?
Rûmî, kardeşim, ustam Mevlânâ, varolduğum için dans ediyorum; bırak da senin
için “döneyim”!
Ve döndü o güzelim oğlanlar, kızlar, bütün yapıtlarındaki gibi kusursuz
devinimlerle, giysiler, ışıklar, müziklerle.İşte burada söz bitiyor; hep
birlikte orada olamayacağımıza göre, keşke bir televizyon kanalı bu dansları
gösterse, keşke kaseti ya da cd’si olsaydı.
İkinci bölümde, Béjart’ın ünlü yapıtlarından seçilmiş 10 kısa bölümü kapsayan
Aşk-Dans vardı. Bu bölüm için yazdığı kısa açıklamada da şöyle diyor:
“Bir sanatçının yapıtı, rastlantıyla zamanı yakalayan bir serüvene daldığında
hep yitip gitme tehlikesiyle karşılaşan bir labirenttir.
Bu yüzden, sevi Tanrıçası Cythère’i (Afrodit’i) simgeleyen Romeo ile
Juliet’in elimden tutup beni bu yolculukta yakalanmış zamana götürmesine izin
verdim.
Sevgi aracılığıyla “bugün” olarak kalan geçmişin gölgelerinden kaçan bu
“yalnız adam”a esirgeyen dostluğunuzu getirdiğiniz için sizlere teşekkür etmek
isterim.”
İlk alıntı Bahar Âyini’nindendi; Béjart’ın yurdumuza ilk gelişinde, yine
AKM’de, iki kez izleme talihine erdiğimiz ve şaşkınlıkla, coşkuyla deliye
döndüğümüz yapıt sevinin, sevdanın en yüce, en doyulmaz anlatımlarından biriydi
elbet.
Sonra ana izlek belirdi, Romeo ile Juliet; Büyük Usta, ünlü balkonun altında
buluşma sahnesini ikili olmaktan çıkarmış, iki çift daha eklemiş; sözle anlatımı
olanaksız, görülmesi gerekir.
Geleneksel Çad müziği eşliğinde oynanan Héliogabale, yukarıda söylediğimin
canlı kanıtlarından biriydi; kendi deyişiyle 24 saatin her dakikasında dünyaya
her şeyi dansla anlatmak üzere bakan bir üstünyetenek çoktan yok ettiğimiz
güzelim Afrika haklarının ezgilerine hangi devinimleri yakıştırmış,
görmeliydiniz.
Béjart’ın temel özelliklerinden biri, müziğin, şarkının, şarkıcının en
güzelini sevip yararlanması; iki Almanca şarkı da, yapıtlarında özel bölümler
ayırdığı Barbara ile Brel’in şarkıları da öyleydi. Bu bölümde, hem dansçısı hem
başyardımcısı Gil Roman’ın ince, kıvrak bedeni insana güzelduyunun en
damıtılmışını tattırıyordu.
Gösteri sonra Büyük Usta’ya Yaşam Boyu Başarı Ödülü verilecekti; Gelemiş,
onun yerine Gil Roman aldı ödülü Şakir Eczacıbaşı’dan.
İstanbullu sanatseverlere yüzyılımız bu sıradışı yeteneğini üçüncü kez
getirenlerin hepsine yürekten teşekkürler.
20 Haziran 2007, Cumhuriyet
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder