ASIL KÜRESEL DAYANIŞMA
Gerçek sanatseverler biliyordur, bu ara İstanbul’da geniş boyutlu bir
belgesel film şenliği sürüyor: 1001 Belgesel Film Festivali.
Bu şenlikte, Küba belgeselleri de yer alıyor; filmleri gösterilenler
yönetmenlerden Rigoberto Lopez Pego İstanbul’da; Karaköy’deki eski tarihi
Sümerbank yapısında, Kadıköy’deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nde
gerçekleştirdiği söyleşilerin ardından, İstanbul José Marti Küba Dostluk
Derneği’ne konuk geldi, derneğin çalışkan yöneticisi sevgili Oğuz Kavala’nın
girişimiyle. Belgesel Film Şenliği’ni yürütenlerden, aynı zamanda Dernek üyesi
Mustafa Temiztaş’ın katkılarıyla, önce şimdiye dek çektiği filmlerin en
çarpıcılarından, Afrika’daki korkunç açlık sırasında gözleyip saptadıklarını
yansıtan filmden kısa bir bölümü izledikten sonra, Yiğit Günay’ın çevirisiyle
söyleşiye geçildi.
Rigoberto Lopez Pego, Havana Üniversitesi’nde siyaset bilimi okumuş; sonra
gazeteciliğe başlamış; ilk kez Fidel Castro, çok çarpıcı bir tanımla, “Afrika’ya
borcunu ödemek üzere” bağımsızlık savaşı veren Angola’ya uçaklar dolusu gönüllü
asker yolladığı zaman gitmiş Afrika’ya, ve ülkelerinde almakta oldukları
alçakgönüllü aylığın dışında kimseden tek kuruş yardım görmeyen, her uğraştan
uluslararası dayanışma savaşçılarını; sıradan kahramanlıklarını; yüzlerce yıllık
sömürgeci sülükleri de, her türlü doğal zorluk ve engeli de yenmelerini
unutulmaz bir filmle, “Kızıl Toprak” ile insan kardeşlerine armağan etmiş.
Aslında gerçek sevdası şiir; 15 yaşında, Nâzım Hikmet’in şiirlerini ezberi
bilir, genç kızların gönlünü çelmek için okurmuş; kendisi de şiir yazıyor elbet.
Benim gibi bir ozanın belgesel sinemayla ne ilgisi olabilirdi, diye sordu olanca
sevimliğiyle.
İlgisi şu: tıpkı geçende başka bir yazıda değindiğim Küba balesinin
yöneticisini daha Havana’ya gelişlerinden birkaç gün sonra görmeye gelişi gibi,
Fidel Castro ve yoldaşları, gerçek Devrim’in bir yıkma işi olmadığını, tam
tersine yeni bir yapı kurma; binlerce yıllık ataerkil zorbalıktan, üç yüzyıllık
anamalcı saçmalıktan sonra, gerçek uygarlık yolunu açma; yalnızca bilime dayanan
eğitimle yepyeni kuşaklar yetiştirme sorunu olduğunu çok iyi bilmeleri ve bunun
gereğini, hem de en aykırı, en güç koşullarda, belki karınları doyurmaktan bile
önce yerine getirmeleri.
Böyle olunca, ozan ruhlu bir gazeteciye, günün birinde Angola’ya gitme;
oradaki insanlık savaşını insan kardeşlerine asıl nitelikleriyle anlatma çağrısı
kendiliğinden geliveriyor. Üstelik savaş haberciliği, yaşananları belgesel filme
geçirme işi, özü gereği, önce o savaşa katılmayı, canlı kalmayı başarmayı
gerektiriyor.
Angola’ya giderken, lise döneminde katıldığım zorunlu askerlik eğitimi
dışında, doğru dürüst silah tutmayı da, ateş etmeyi de bilmiyordum, dedi bütün
Kübalılar gibi başta kendisi, her şeyle ince ince, saygılıca dalga geçmeyi bilen
Rigoberto.
Çarpışmalar sırasında, aranızda madalya kazanmış bir kahraman var mı, diye
sormuş, 18 yaşlarında bir oğlanı göstermişler. Kahramanlık madalyasını nasıl
kazandığını, en sıradan günlük olayı anlatır gibi aktarmış delikanlı:pusuya
düşürüldük, komutanımız vuruldu, yardımcısı da öyle, o zaman iş başa düştü,
birliğimi vuruşa vuruşa o cehennemden kurtardım.
Peki, yaşarken en çok istediğin şey ne? sorusuna genç kahramanın yanıtı:
Dilerim sevgilim beni aldatmaz!
Angola’dan dönerlerken uçakta bu kahramana, seninle birlikte evine gelebilir,
karşılanışını filme alabilir miyim, diye soruyor; yanıt elbette olumlu;
gidiyorlar o alçakgönüllü eve; karşılanışın çeşitli sahneleri; sıra anayla oğlun
karşılaşıp kucaklaşmasına gelince, görüntü yönetmenine dur diyor Rigoberto,
“bundan sonrası aktöreye sığmayacaktı, çok özeldi”.
Küba gibi 11 milyoncuk bir ulusun, 50 yıldır, anamalcı kürenin büyük zorbası,
200 milyonluk ABD’ye nasıl kafa tuttuğunu, amansız acımasız kuşatmaya karşın
nasıl ayakta kalabildiğini, üstüne yaşamın ve bilimin her alanında nasıl bütün
insan kardeşlerine örnek olacak başarıları sürdürdüğünü anlayabilmek için
sevgili ozan Rigoberto Lopez Pego’ya bakmak; anlattıklarını dinlemek; filmlerini
izlemek yeter.
Bu yönde başka bir kanıt da, Cumhuriyet’ten geldi hemen ertesi gün: Havana’da
insan haklarının çiğnendiğini öne sürerek yürümeye kalkan yaklaşık 30 kişilik
kümenin çevresinde bitivermiş yörede yaşayanlar; üstelik itiş kakış, bağırıp
çağırma, hakaret falan yok; yalnızca bağırmışlar: “Haberiniz yok mu, sokaklar
Fidel’indir!”
Dünyamızın dört bir yanındaki yurttaşlar bu bilince, bu düzeye kavuşturulduğu
gün, Havana köşelerinden birini süsleyen Sarı Saçlı Mavi Gözlü’nün yontusundaki
özdeyiş egemen olacak: Yurtta Barış, Dünyada Barış.
Ulus Gazetesi,21.12.2009
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder